Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları Din Adamları
Book information
Description
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları Din Adamları İlhan Arsel İÇİNDEKİLER (Konu Baslıkları) G i r i ş İki Sorumlu: Din Adamı’nın Toplumumuza Bellettiği Çağdışı "Din" Anlayışı Konusunda Din Adamları - Bölüm 03 Kişiyi Akılcılıktan ve Düşünme Gücünden Yoksun Kılıcı Şeriat Düzeni’nin Sürdürücüsü Olarak Din Adamı Din Adamları - Bölüm 04 Din Adamı İnsanlarımızı, Şeriat’ın "Dua" ve "İbadet" Konusundaki Verileriyle Eğitirken, Yaratıcı Güç’ten Yoksun, "Mütevekkil", Kendine Güvensiz Ve Benliğine Yabancı Niteliklerde Kılar Din Adamları - Bölüm 05 Din Adamı İnsanlarımızı, Şeriat’ın Resim, Heykeltraşcılık, Musiki, Şiir Gibi San’at Konularındaki Yasaklarıyla Fikren ve Ruhen Gelişemez Durumda Tutar Din Adamları - Bölüm 06 Din Adamlarını Görüş Ayrılıklarına Sürükleyen Sorunlar İnsan Aklını Durdurmağa Yeterli Şeylerdir: Din Adamları - Bölüm 07 Şeriat’ın Çelişmeli ve Tutarsız Hükümleriyle Körletilen Zekalar: Din Adamı’nın Olumsuz Rolü Nasıl ki Hiristiyanlıkta koca bir orta çağ boyunca İncil ‘in eleştirilmesi ya da şüphe konuşu edilmesi büyük günah sayılır idiyse, nasıl ki İsa ve anası Meryem ‘le ilgili hususlarda tereddüd’e düşmek ve örneğin Meryem’in bakire olmadığını söylemek dahi ateşte yakılmayı gerektirmiş ve din sorunlarını tartışmak çeşitli cezalarla önlenmiş idiyse, aynı şekilde İslam’da da Kur’an’ı ya da Muhammed’in yaşamını eleştiri konuşu yapmak, akıl kıstasına vurmak da aynı ölçüde dehşet verici sonuçları doğurur olmuştur. Ancak ne var ki Batı dünyası akıl çağına girmekle bu durumlara son vermiş ve soru-tartışma usullerini her sorunun çözümü yapmış, her şeyin temeli haline sokmuş olduğu halde İslam’da böyle bir gelişme görülmemiştir. Her ne kadar din adamları Kur’an’ı öne sürerek, örneğin: "Bilmiyorsanız kitaplılara sorun..." (K. 16 Nahl 43-44) şeklindeki ayet’leri göstererek soru sormanın yasaklanmadığını söylerlerse de doğru değildir. Çünkü bir kere bu ayet’lerde, Tanrı’nın daha önce peygamber olarak erkeklerden başkasını göndermediği belirtilmiş ve: "Eğer bilmiyorsanız, (kitaplılara) bilenlere sorun" denmiştir. Bunun Kur’an hükümlerini tartışmakla ilgisi yoktur. öte yandan din adamı, Kur’an’da belirtilen hususlarla ilgili soruların "memduh" (uygun) ve "mezmum" (uygunsuz) olmak üzere ikiye ayrıldığını ve "uygunsuz" soruların "fuzuli" sayıldığını ileri sürer. Söylemeye gerek yoktur ki böyle bir ayırım keyfiliğe dayalı olup soru sorma olasılığını yok kılar nitelikte bir şeydir. Çünkü bir kere sorulacak soruları "uygun", ya da "uygunsuz" diye ayırıma vurduğunuz an, soru sormayı yasaklamış olursunuz. Nitekim din adamlarımızın bugün dahi yaptıkları budur. Nice sayısız örneklerden birini verelim: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı Sahih-i Buhari Muhtasari... adlı yapıtın 4.Cildi’nin 536.sayfasında Muhammed’in, kendi öz anası Emine için dua ("istigfar") etmek üzere Tanrıdan izin istediğine ve fakat Tanrı’nın ona bu izni vermediğine ve vermediği için anasına mağfiret dilemediğine dair Ebu Hüreyre’ ‘nın rivayet ettiği bir Hadis vardır. Bunu okuyan bir kimse, haklı olarak kendi kendisine: "Pek iyi ama, Muhammed bir çok vesilelerle -’Analarınız sizi binbir fedakarlık ve zahmete katlanarak yetiştirmiştir, onlara dua edin... Anaların ayakları altından Cennet’ler geçer-’ şeklinde konuşurken, kendi anasına neden dua etmez?" diye sormak ve bunun cevabını almak ihtiyacındadır. Ancak ne var ki böyle bir soruyu tartışmak ve buna akılcı bir yanıt aramak, dinen günah sayılır. Yine bunun gibi Kur’an’da, biraz önce belirttiğimiz gibi, Tanrı’nın, kimi kimselerin gönlünü açıp onları müslüman yaptığına ve Cennet’e aldığına ve kimilerin de gönlünü kapatıp kafir kıldığına ve Cehennem’e attığına dair ayet’ler vardır (örneğin En’am 125ö Nahl 93ö Zümer 22-23 vs...). Söylemeye gerek yoktur ki akla ve mantığa ve Tanrı’nın yüceliği fikrine aykırı düşen böylesine keyfi bir davranış karşısında soru sormamak, susup oturmak mümkün değildir. Ancak ne var ki din adamı, islami verilere dayalı olarak, size bu olanağı tanımaz "uygunsuz" soru sordunuz diye sizi, en azından zındıklıkla suçlar, ve biraz daha ısrar ederseniz, çeşitli usullerle "Cehenneme" yollar. öte yandan din adamı, sadece soruları "uygun" ya da "uygunsuz" ayırımına bağlayarak değil fakat bir de fazla soru sormanın günah olacağını hatırlatmak suretiyle sizi susmuşluğa zorlar dayanağı yine şeriat verileridir. Gerçekten de din adamı’nın belletmesine göre Muhammed, Tanrı’nın iğrenç bildiği üç şeyden birinin "Kesret-i sual" (fazla soru) olduğunu bildirmiş ve: "Ben sizi bir şeyden nehyedersem, ondan içtinab ediniz, bir şeyin ifasını emredersem , onu da ...yerine getiriniz" demiş ve dini işlerde aşırı inceleyip sık dokuyanların helak olacaklarını eklemiştir. Din adamı, bundan başka bir de Kur’an’nın: "Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyler sormayın" (K. Maide 101-102) şeklindeki ya da buna benzer diğer ayet’lerini öne sürerek mümin kişileri soru sormak ve hele tartışmak hevesinden uzak kılar 191. Çünkü soru sorma ve tartışma geleneğinin islam dini’ni temellerinden sarsabileceği görüşüne saplıdır. Şunu bilir ki Emevi‘ler ve Abbasi ‘ler döneminin bazı halifeleri zamanında din sorunlarının tartışılır olması, islamın özüne bağlı çevrelerce bu şekilde kabul edilmiş ve önlenmiş ve bu ise girişenler "dinsiz" ve "bilgisiz" diye bellenmiş ve bu tutum bugüne dek sürüp gelmiştir. Gerçekten de bu halifeler döneminde yer alan fikir alış verisi sırasında Kur’an’ın bile Tanrı sözleri değil fakat insan yapısı bir kitap olduğu öne sürülmüş ve bu tür eğilimler şeriatçılara pek tehlikeli görünmüştür. Bundan dolayıdır ki din adamlarımız, 20.yüzyılın bitmek üzere bulunduğu bu uygarlık döneminde dahi insanlarımıza, yemek yerken yemek kabına sinek düşecek olursa, sineğin dışarıda kalan kanadını yemeğin içine batırıp sonra çıkarıp atmalarını, ve çünkü bunun bir "Peygamber emri" olduğunu, "peygamberin söylemesine göre" sineğin iki Kanadı’nın birisinde hastalık, öbüründe şifa bulunduğunu ve "idrak sahibi" olan sineğin önce zehirli kanadını yemeğe soktuğunu ve bu nedenle eğer diğer kanat iyice yemeğe batırılacak olursa hastalık olmayacağını belirtirlerken, bazı kimselerin: "Bir sineğin iki kanadında nasıl olur da hem da (hastalık) hem deva (hastalık giderici ilaç, çare vs...) olan iki zid hassiyet bir arada toplanmış? Sonra hakir bir sinek nasıl olur da yiyecek içine önce zehirli kanadını sokmayı, deva olan kanadını geri bırakmayı bilebilir?" şeklinde soru sormalarını "günah" saymakta ve soranları en azından "inatçı cahil" olarak tanımlamaktadırlar 192. Buna benzer daha nice örnekleri sıralamak mümkün. Biraz ilerde din adamları’nın insanlarımıza bellettikleri batıl inançlar ve hurafeler bölümünde konuya tekrar değineceğiz. Fakat şimdilik şunu ekleyelim ki kişi özgürlüğü bakımında önemli olan şey sadece soru sormak değil fakat din emirlerini tartışmak ve gerektiğinde kınamaktır. İşte İslam’ın, daha ilk anlardan itibaren önlemek istediği şey, asıl bu olmuştur. Bundan dolayıdır ki Kur’an’ın Tanrı sözleri olmadığını söylemek ya da Muhammed’in yaşam ve davranışlarını eleştirmek ya da buna benzer görüşler öne sürmek, dehşet verici cezalara bağlanmıştır ki bunlar arasında ellerin ve ayakların "çaprazlama kestirilmesi" gibi olanları vardır (Bkz. K. Maide: 5). Unutmayalım ki dünyevi nitelikteki bu çok korkulu ve dehşet verici cezaları, bir de gelecek dünya Cehennem’lerinin kaynar ateşlerinde yakılmak gibi olanları tamamlar. Din adamlarımız için bu tür cezalar sistemini ayakta tutmak kadar kazançlı ve mutluluk yaratan başka bir şey yoktur. Oysa ki insanlık tarihi boyunca eleştiri ve tartışma olasılığına yer vermeyen hiç bir sistem gerilikten çıkamamıştır. Din Adamları - Bölüm 08 Din Adamı İnsanlarımızı "Dünyevi" (Akılcı) Nitelikteki Ahlak Anlayışı İle Değil Fakat "Uhrevi) (Dinsel) Nitelikteki Şeriat Ahlakı İle Yetiştirir. Her ne kadar din adamı’nın bellettiği şeriat emirleriyle müslüman kişilerin birbirlerini öldürmeleri yasaklanmis ve örneğin "Haklı olmadıkca öldürmeyin" (K. 17 Isra 33) şeklinde hükümler konmus, ya da hile, hirsizlik, yalancılık, zina vs... gibi davranışlarin "kötü" ve ceza’yi gerektiren şeyler olduğu belirtilmis ise de, bütün bu "günahları" silici ve kişiyi kolaylıkla Cennet’e götürücü usuller de düşünülmemiş değildir. Şeriat ahlakıligi bu usul’ler üzerine oturtulmak istenir. Ancak ne var ki "günah" silen bu usul’ler kişiyi, sonu gelmez şekilde aynı nitelikteki günahları tekrarlama olasılığına sürüklerö söyleki: Din adamlarımızın Muaz’dan rivayet edilen bir Hadis hükmüne dayalı olarak bellettiklerine göre, yaşamı boyunca suç işlemekten kaçinmamış olsa dahi müslüman kişi, günahsiz olarak Cennet’e girebilir yeter ki öleceği an son söz olarak "Allah’tan başka ilah yoktur" demis olsun 214. Yine din adamı’nın belletmesine göre zina ve hirsizlik gibi suçlari işleyenler dahi bu şekildeki bir dua ile Cennet’e girebilirlerö çünkü Ebu Zer’den rivayet olunan bir başka Hadis hükmünde Muhammed: "Hiç bir kul yoktur ki -’La Ilahe Illa’llah-’ deyipte Cennete girmesin" dediği bir sırada kendisine "Zina islese ve hirsizlik yapsa da (Cennete girer mi?)" diye soruldukta "Evet zina islese de, hirsizlik yapsa da (Cennete girer)" şeklinde karşılık vermiştir 215. Abu Dar’dan rivayet olunan bir başka Hadis’e göre Muhammed, : "Zina eden, (ya da) hirsizlik yapan kişi Cennet’e gider mi?" diye soru soranlara: "Evet gider, eğer -’Tanrıdan başka Tanrı yoktur -’ diye iman etti ise" diye yanit vermiştir. Muhammed’i "peygamber" olarak bilen ve onun emirlerine boyun egen müslüman kişiler için de durum budur. Bu konuda daha pek çok örnek getirmek mümkün 216. öte yandan müslüman kişi, ne kadar ağır suç işlerse islesin, namaz görevini yerine getirmis olmak sartiyle Cennet’te "hane" sahibi olabilir. Müslim’in ümmü Habibe’ den rivayetine dayalı olarak Diyanet’in yayımlarından öğrenmekteyiz ki Muhammed şöyle demiştir: "Her kim bir gün ve bir gece içinde 12 rek’at kılarsa Cennet’te kendisi için bir hane bina olunur" (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasari... Cilt IIIö sh. 113) . Sabah ve ikindi namazı kılmanın da sağladiği sonuç Cennet’e girmek şeklinde kendisini belli eder 217. Cemaat’ten üç saf namaz kılanlara da muhakkak suretle Cennet vardır 218. Bunun gibi abdest almak da Cennet’e girme’nın yolunu açar. Din adamı’nın belletmesine göre Muhammed şöyle demiştir: "... her kim hakkıyle abdest alırsa tirnagi’nın altlarına kadar her taraftan günahları dökülür..." 219. Ve şunu anlatmiştir ki bu gibi kişilere Cennet’in sekiz kapısi açıktirö o kimse dilediği kapıdan Cennet’e girer 220. Ebu Hüreyre’nın söylemesine göre Muhammed, abdest alıp yüz yikamak suretiyle müslüman kişinin, "gözleriyle bakarak kazandiği günahların" hepsini dökmüs olacağıni müjdelemiştir 221. Yine din adamı’nın, Muhammed’in sözlerine dayalı olarak anlatmasına göre Ramazan’da arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek bir yıllık günahlara kefaret olurö fakat o kişi Ramazan’in faziletine inanarak ve mükafat umarak oruç tutacak olursa geçmiş bütün günahlarından kurtulur 222. ölü yikamak ya da cenaze’nın ardindan gitmek gibi davranışlar, her ne kadar doğrudan doğruya Cennet yolunu açmaz ise de bir takım günahlardan kurtulmayi sağlar. örneğin her kim müslüman kişinin cenazesini takip eder ve namazını kılıp defnedilinceye kadar beklerse, her biri Uhud dagi kadar olan iki kirat sevapla dönmüş sayılır 223. Din adamı’nın belletmesine göre Kur’an okuyanlar için de durum budur, çünkü Muhammed, Kur’an okuyan müslüman kişinin Kiyamet günü sefaatçisi olacaktır. Bir kimse’nın Kur’an’dan bir harf okuması bir "hasene" (iyi bir iş) sayılır ki her bir "hasene" on misli sevapla karşilanır 224. öte yandan yine din adamı’nın Buhari kaynağından bildirmesine göre her kim abdestini aldiktan sonra Cum’a namazına gelir ve imama yaklaşip sesini çıkarmadan otururda hutbe’yi dinlerse, o kişinin hem o Cum’a ile diğer bir Cum’a arasında ve hem fazla olarak üç gün daha, içinde vaki olacak küçük günahları (ki "sagair" denir) mağfiret olunur 225. Hemen hatırlatalim ki Şeriat sisteminde günahlardan kurtulma’nın yolları hem pek çok ve hem de pek kolaydır. Her ne kadar din adamı, günah işleyen kimşeye "tövbe" etmek, "pesimanlik" getirmek ve "bir daha günah işlememege karar vermek" halinde günahlardan kurtulmuş olacağıni öğretirse de, bütün bunlar dışında da günah dökme’nın mümkün bulunduğunu hatırlatmaktan geri kalmaz. Böylece kişiye, ömrü boyunca günah isleyip sonra bunlardan kurtulma olasılığıni sağlamış olur. Çünkü yukarıda gördüğümüz ve daha sonra göreceğimiz gibi din adamı’nın elinde müslüman kişiyi günahlardan siyirmaya elverisli pek çok Kur’an ve Hadis hükümleri vardır. Biraz yukarıda özetlediğimiz gibi, Kur’an okumak, ya da öğrenmek ve öğretmek suretiyle günah dökme kolaylıgindan tutunuz da abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak, hacc’etmek, ka’be’yi tavaf etmek, cihad’a katilmak, ölü yikamak, Allah’a hamd’etmek, gibi davranışlardan her biri’nın günah atmak ve Cennet yolunu tutmak için yeterli olduğuna dair nice hükümler bunlar arasında yer almıştır (Bkz. Riyazü’s-Salihin..., Cilt II, sh. 277) 226. Bütün bunlar bir yana fakat bir hardal danesi kadar iman sahibi olmak dahi islenmis günahlardan siyrilip Cennet’e girmek için yeterlidir. Din adamı’nın söylemesine göre Muhammed, Tanrı’nın kendisine şöyle dediğini bildirmiştir: "(Ey Muhammed) haydi git, hardal danesine yakın miktarda, azin azi imani olan kimseleri Cehennem’den çıkar" (Sahih-i... Cilt XII, sh. 424-8) 227. Fakat bunu derken, az dahi olsa imani olanı Cehennem’den çıkaracak idi ise neden dolayı Cehenneme attigini bildirmemiştir. Günah’lardan siyrilma’nın böylesine kolay ve çok çeşitli yolları olması ve din adamı’nın bütün bu yolları en ince ayrıntişina varıncaya kadar öğreterek iman araciligi ile Cennet’e kavuşma’nın sirlarını belletmesi, kuşkusuz ki ortaya akılcı ve çağcil ahlak anlayışına yabancı insanlar çıkarir. Din adamı’nın elinde eğitilen kişiler için günah dökme kolaylıgi yanında bir de di’nın yüklediği görev ve zorunluklardan kolaylıkla kurtulma olanaklari vardır ki bunları dahi din adamı, yine Kur’an ve Hadis hükümlerine dayalı olarak belletir. örneğin köle azad ede’nın "hayırlı" bir iş görmüş olacağı ve bazı hallerde bunun bir zorunluk tasidiği anlatılmakla beraber, bu zorunluktan kurtulma’nın kolay yolları bulunduğu da hatırlatilir. İslam dünyası’nın en büyük din bilgini ve düşünürü olarak kabul edilen İmam Gazali bile, Ihya’u Ulumi’d-Din adlı ünlü kitabında bu yolları salik verir ve köle azad etme zorunlugunda kalan kimselerin "yedi kez başı kabak, yalin ayak Kabe’yi tavaf etmek suretiyle" bu zorumluktan kurtulacagina dair şeriat verilerini sergiler. örneğin ibadetini geciktiren kişinin günahları’nın, köle azad etmekle ya da bunun yerine yaya olarak hacc etmekle ya da bir yıl oruç tutmakla giderilebileceğini hadis hükümlerinden örnekler vermek suretiyle belirtir 228. Bu vesileyle hemen belirtelim ki şeriat di’nıne göre köle azad etmek, ahlakılik adına yapilan bir şey değildirö yani köle’nın insanlık değeri adına yapilan bir iş sayılmazö sadece köle sahibini belli bir suçluluk durumundan, ya da belli bir günah’tan kurtarmak için yapilmak gereken bir iş sayılır. Bunun böyle olduğunu din adamı’nın sarıldığı şu örnekten anlamak mümkündür: Muhammed’in, Mariye adındaki Kipti cariyesinden İbrahim adında bir oğlu olur. Fakat İbrahim küçük yasta ölür. Muhammed buna fevkalade üzülür. Bu üzüntü içerisinde şöyle der: "Eğer (İbrahim) yasasaydi, elbette siddik (dürüst) ve nebi (peygamber) olurdu. Hayatta olsaydı, onun hürmetine bütün kiptiler azat edilirdi" 229. Din adamı’nın verdiği bu örnekten anlaşılmaktadir ki Muhammed, eğer İbrahim yaşamış olsaydı, köle durumunda bulunan Kipti’leri azad etmek kararinda idiö çünkü cariyesi Kipti idi. Kipti’leri azad etmekle hem muhtemelen Mariye’yi hosnud etmiş olacak ve hem de oğlunun hayatta bulunmasından dolayı bir adak yerine getirmis sayılacakti. Daha başka bir deyimle Kipti’leri "insanlık" değerine sahib oldukları için değil fakat sadece İbrahim’in hayat’ta kalmasından dogma kişisel bir mutluluk adına, kölelikten azad etmeyi düşünmüştür. Nitekim İbrahim öldügü içindir ki Kipti’leri kölelikten azad etme fikrinden vazgeçmiştir. Kuşkusuz ki bu davranış kendi getirdiği şeriat ahlakına yatkın bir davranıştir. Çünkü şeriat dini, köleligi Tanrı emri kabul eden bir din’dir (Bkz. K. 16 Nahl 75). * Din adamı’nın bellettiği şeriat verilerinden anlamaktayiz ki dinsel her görevin karşılığında, bu görevden kurtulma’nın yolları öngörülmüştür. örneğin, Kur’an’da, Maide Suresi’nın 89.ayetinde, müslüman kişiler icin boş yere yemin’den dolayı sorumluluk bulunmadığı ve fakat "kasten ve yürekten yalan yere yemin eden" kimselerin sorumlu tutulacaklari ve fakat bu sorumluluktan on fakiri doyurmak ya da giydirmek ya da bir köle azad etmek, ya da bunları yapamiyorsa üç gün oruç tutmak suretiyle kurtulacaklari yazılıdır. Buna bir de başı kabak, yalin ayak Kabe’yi tavaf etme sikkini eklersek şeriat ahlakı anlayışı’nın, her hangi bir suçtan kurtulmak isteyen muslüman kişi bakımından ne kolaylıklar sağladiğini anlamak kolaylasir. Her ne kadar ayet hükmünde "yeminlerinizi koruyun" şeklinde bir ibare bulunmakla beraber, yeminden kurtulma’nın çaresi olarak yukarıdaki yollara isaret edilerek "Yemin ettiğiniz taktirde yeminlerinizin keffareti işte budur" denmiştir. Böyle bir uygulamada müslüman kişi için "Nasıl olsa kefaret yoluna başvururum" diyerek istediği gibi yalan yere yemin etme alışkanlığına saplanmak kadar doğal ne vardır? Yine bunun gibi din adamı insanlarımıza, günahlardan siyrilmayi sağlayabilecek zorunluklardan kurtulma kurnazliklarını dahi belletmekten geri kalmaz. örneğin belli bir suçluluk durumundan ya da "şeytan’in serrinden" kurtulmak için on köle azad etme zorunlugu vardır. Fakat kuşkusuz ki köle azad etmek, köle sahibi için, kendi çıkarları bakımından güç bir şeydir. Çünkü geçimini, kölelerini çalıştırmak suretiyle sağlamaktadir. O halde köle azad etme zorunlugundan kurtulmak gerekir. İşte din adamı ona, şeriat dini’nın sağladiği bir kolaylıgi gösterir ki o da günde yüz kez Tanrıya hamd etmektir. Bunu yapmakla kişi, sadece günahlarında kurtulmakla kalmaz fakat bir de sevap kazanır, çünkü kendisine yüz "hasene" yazılır ve yüz "müsibet" de kendisinden silinir. üstelik de o gün akşama kadar seyta’nın serrinden uzak kalır. Islediği suçlar ve günahlar birikse ve yığın halini alsa bile, Tanrıya yalvar yakar olmakla bütün bunlardan kurtulur . Bu konuda din adamı’nın verdiği örneklerden biri Ebu Hüreyre’nın rivayetin dayalı şu hadis’ir: "Her kim günde yüz kere: -’La ilahe illa’lla, vahdehü la serike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir= (Allah’dan başka ilah yoktur, yalnız O vardır, O’nun eşi ve ortagi yoktur, mülk O’nundur, Hamd O’nundur, O her şeye kadirdir) derse bu du’a o kimse için on köle azadlamak zevabina muadil olur ve ona yüz hasene yazılır, yüz müsibet de ondan mahvolunur. O gün içinde akşama erişinceye kadar şeytan serrinden eminlik olur Ve o kimsenin bu du’ayi okumasından daha faziletli hiç bir kimse evrad 230 ve ezkar 231 getiremez. Meğer ki bu du’ayi ondan daha çok okumus ola!" (Bkz. Sahih-i..., Cilt XII, sh. 350) 232. Söylemeye gerek yoktur ki bu inançla yogurulan müslüman kişi, nasıl olsa günahlarım silinecektir diye, gunah işlemekte sakinca görmez. Her ne kadar şeriatçilar söz konuşu günahların "bilmiyerek" islenmis günahlar olduğunu söylerlerse de yalandır. Din adamı’nın insanlarımıza bellettiği verilere göre söz konuşu günahlar, kişinin bilerek islediği ve fakat itiraf ettiği günahları kapsar. Bunun böyle olduğunu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarında yer alan İslami verilerden anlamak mümkündür. Din adamı’nın bu kaynaklara dayalı olarak bellettiği hadis’lerden biri şöyle: "(Muhammed buyurdu ki)...Bir kula bir günah isabet edip veya bir günah isleyip de: -Ya Rab! Ben (bilerek) bir günah isledim, yahud (bilmiyerek) ben bir gunahla musab oldum, kusurumu afv ü mağfiret eyle! Diye niyaz ederse, o kulun Rabbi: -Demek ki, kulum (dilerse) günahimi afvedecek (dilerse) cezalandiracak muhakkak bir Rabbi olduğunu bildi. Şu halde ben de kulumu mağfiret ettim, buyurur. Sonra bu kul Allah’ın dilediği kadar bir zaman (günahsiz) yasar. Sonra bir günah daha isabet edeip veya bir günah isleyip de: -Ya Rabbi! Ben (bilerek) bir günah isledim, yahud (bilmiyerek) bir günahla mushab oldum. Kusurumu afv ü mağfiret eyle, diye niyaz ederse, o kulun Rabbi: -’ Demek ki kulum, günahini afvedecek veya cezalandiracak bir Rabbi bulunduğunu gereği gibi bildi, şu halde ben de bu kulumu mağfiret ettim, buyurur. Sonra bu kul Allah’ın dilediği kadar bir zaman günahsiz yasar. Sonra bir günah isabet edip veya bir günah isleyip de: -Ya Rabbi! Ben bir günah isledim... kusurumu afv ü mağfiret eyle, diye Allah’a yalvarırsa, o kulun Rabbi: - Demek ki kulum, günahini affedecek veya cezalandiracak bir Rabbi olduğunu bildi, ben de üç def’a kendisini afv ü mağfiret ettim. Artık (gühah islediğinde tevbe etmesini bilen) bu kulum dilediği işi islesin, buyurur" (Sahih-i... Cilt XII, sh. 422) 233. Din adamı’nın Nevevi gibi kaynaklara dayanarak söylemesine göre "Tövbekar olan ve Allah’a yalvarmak yolunu bilen bir kulun günahi yüz kere, bin kere ve belki daha çok tekerrür etse de her def’asinda tövbe etse, yahud bu mükerrer günah yigi’nınin topu hakkında Allah’a... arz-i nedamet eylese, tövbesi sahih olur ve kabul buyurulur ki, mü’minler için en büyük müjdedir" 234 Görülüyor ki "tövbe" etmek ve Tanrıya yalvar yakar olmak suretiyle müslüman kişi, yüz kez ya da bin kez hatta daha fazla günah islese de günahlarından siyrilma olasılığına sahiptir ve bu olasılık ona "en büyük bir müjde’dir". Fakat müslüman kişi için, son nefesine kadar günah isleyip günahsiz olarak Cennet’e gitme’nın çok daha kolay bir yolu vardır ki o da öleceği sırada, Tanrıdan başka ilah olmadığını telaffuz etmektir. Diyanet yayınlarında Muaz’dan rivayet olunan şu hadis’e göre Muhammed’in şöyle konuştugu anlaşılmaktadir: "Bir kimsenin son sözü -’Allah’tan başka Allah yoktur-’... olursa o kimse Cennet’e girer".235 Bütün bunlar bir yana fakat din adamı’nın belletmesine göre Tanrı, "kafirleri" sırf "kafir" oldukları için, müslümanlari ise sırf günahkar oldukları için Cehennem’e atmis olduğu halde, müslüman kişileri, sırf "kafirlere" inad olsun diye Cehennem’den çıkarıp Cennet’e sokacaktır. Bu konuda Gazali’nın verdiği hadis örneğine göre, Cehennem’e atilmis olan "kafirler" ile "müslümanlar" arasında şu konuşma geçer: "(Kafirler müslümanlara): -’Siz müslüman değil miydiniz?-’ diye sorarlar. Müslümanlar: -’Evet, müslüman idik-’ derler. Kafirler: -’Baksanıza sizin müslümanlığıniz size bir kar sağlamadi, siz de bizimle beraber Cehennemdesiniz-’ derler. Müslümanlar: -’Biz islediğimiz günahlar sebebiyle Cehennemdeyiz-’ derler. Bu konuşmalari dinleyen Allah...:-’ Ehl-i Kibleden olup Cehennem’de bulunanlarin hepsini çıkarin-’ diye emir verir ve müslümanlar Cehennem’den çıkarlar. Bunu gören kafirler: -’ Ah keske biz de müslüman olsaydık, şimdi müslümanlar çıkarıldığı gibi, biz de çıkardik, diye hased çekerler" 236. Yukarıdaki örneği pekiştirmek üzere din adamı, bu hadis’le ilgili olarak Tanrı’nın Kur’an’da şöyle konuştugunu hatırlatır: "Inkar edenler, keske müslüman olsaydık temennişinde bulunacaklardır" (K. 15 Hicr 2). Bu örnekleri sergilerken din adamı, dilediğini"kafir" ve dilediğini de "müslüman" yapan’in Tanrı olduğuna ve "kafir" ve "müslüman" olma’nın kişi iradesi dışı bir eylem bulunduğuna dair bellettiği ayet’leri (örneğin En’am 125 gibi) unutmus görünür. İnsanlari dilediği gibi "kafir" yapan bir Tanrı’nın, onları neden dolayı "kafirdirler" diye Cehennem’e attigini düşünmez ve düşündürmez. Sadece şunu anlatmak ister ki müslümanlik, günahlardan kurtulma’nın en güvenilir yoludur. Bu tür inançlarla yetiştirilen kişilerin günah işlemekten geri kalacaklarını düşünmek saflik olmaz mi? Bütun bunlar göstermektedir ki din adamı kişiyi suç işlemekten alikoymaga değil fakat aksine suç’a teşvik yönünden etkilemektedir. * Ote yandan din adamı, günahlardan kurtulma işini, İslam di’nınin kolaylık dini olmasına ve din saliklerine kolaylık sağlamayi amaç edinmesine bağlar: dayanagi yine şeriat hükümleridir. Diyanet İşleri Başkanlığı, din adamları araciligiyle bizlere "Allah yolunda yalnız elimizden kolaylıkla gelen amellerle mükellef" olduğumuzu öğretir: hani sanki fazilet ve meziyet sayılmak gereken şey zor olanı yapmaga çalışmak ve bunda başarıli olmak değil de kolay olanı yapmakmis gibi bir ahlak anlayışı asilar. Oysa ki akılcı ahlak anlayışı kişiyi "Ahlak adına zor olanı yapacaksin" inancı içerisinde çok daha farklı ve üstün bir ahlak anlayışına sürükler. III) "Şeriat Ahlakıligi"‘nın "Koruyucusu" Rolünde Görünen Din Adamı, "Müstehcen" Sayılmak Gereken Şeyleri dahi "Şeriat Verileri" Olarak İnsanlarimiza Belletmekten Geri Kalmaz.: Ahlak bekçiligi görevini üstlenmis görünen şeriatçi’nın ağzından "müstehcen" sözcüğü düşmez. Sözlüksel anlamda "açık saçık", "ayip", "aşağılik" ya da"bayagilik" vs gibi anlamlara gelen bu sözcüğü, her vesileyle müslüman kişinin karşısına dikerek güya ahlakıligi korumak ister. "Müstehcen’dir" diyerek kitap toplatir, ya da "Sanat adına şehvete prim vermem" diyerek sanat eserlerine musallat olur. Kültürce ve fikriyatça yetersiz bulunmak itibariyle ne bilimselligin ve ne de güzel sanat’larin hiç bir türünü değerlendirecek kertede bulunmadığı halde insan’i "uygar" yapan ne varsa her şeye karşıdir. Sundan habersizdir ki ahlakılige ters düşen şey "çiplaklık" ya da "seks" konuları değil fakat yalancılıktir, sahtekarliktir, oy yatırımı yaparak cahil halkı kandırmaktir. Bu habersizlik içerisinde bir yandan heykel, resim, tiyatro, müzik vs... gibi güzel sanat’larin her dalina saldırirken, diğer yandan insanlarımıza, aklı sasirtici şeylerin din kisvesi altında belletilmesine araç olur. Tüm olarak şeriat yayimlarını (ve bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halkımıza din verileri olarak sundugu şeyleri) şöyle bir karıştıriniz ve orada bulduklarınızi şeriatçi’nın "müstehcendir" diye saldırdiği şeylerle kıyaslayiniz: işte o zaman şeriatçiyi kendi silahlariyle hizaya getirme’nın mümkün olduğunu anlayacaksinizdir. Ne yazık ki aydınlarımız bu yayımları incelemek ve eleştirmek gereğini duymazlar. Oysa ki şeriat’ın iç yüzünü bilmeden şeriatçi’yi susturmak ve bu milletin başına bela olmaktan çıkarmak mümkün değildir. Kısaca fikir edinmek üzere bir iki örnekle yetinelim: Diyanet’in Sahih-i Buhari Muhtasari... adlı yayimin 1.cildi’nın 215 sayfasinda yer alan şu satırlari beraberce okuyalim: (Nebiyy-i Ekrem ... buyurdu ki, (erkek kadi’nın) dört subesi arasında oturup da dokundurdu mu (her ikişine) güsul vacib olur". Din adamlarımızın aydınlatması sayesinde öğrenmekteyiz ki burada geçen "dört sube" deyiminden anlaşılmak gereken şey "kadi’nın iki kolu ve iki bacagi (ya da baldıri)’dir". "Güsul" sözcüğü’nün sözlüksel anlamı "şeriata göre yikanma" olduğuna göre yukarıdaki hükmü, herkesin anlayabileceği bir şekilde, şöyle okumak gerekir: "Erkek kadi’nın iki kolu ve iki bacagi arasına oturup dokundurduktan sonra her ikisi’nın yikanması gerekir". Şimdi farz ediniz ki san’at galerilerinden birinde, bir erkekle bir kadi’nın bu şekilde kucak kucaga sarilmisligini temsil eden bir resim ya da bir heykel bulunuyor. Kuşku etmemek gerekir ki şeriatçi zihniyet, "müstehcen’dir" diyerek bu eseri ortadan yok ediverecektir. Oysa ki bu eser, yukarıda söz konuşu satırlarin resim ya da heykel’e dönüştürülmüs şeklidir ve bu satırlar da Buhari’ ‘nın Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadis-i serif’dirö halkımıza din diye verilir. Yine Diyanet’in aynı yayımları’nın 1. cildi’nın 222 sayfasinda, "hayizli" (adet’li) durumda bulunan kadınla sevisme’nın "halal" olduğunu öngören ve sevisme şeklini gösteren şu hükmü okuyalim: "Aise... şöyle demiştir: Içimizden (yani ümmehat-i Mü’mi’nınden) biri haiz olup Nebiyy-i Ekrem... de kendisi ile mübaseret arzu ettiği zaman ona hayzin hemen bidayetinde iken futa bağlamasıni emreyler ve ondan sonra mübaseret ederlerdi..." . . . Burada geçen "mübaseret" sözcüğünün anlamı "tutusmak" ya da "girişmek"tir. Her kesin iyice anlayabilmesi için din adamlarımiz yukarıdaki hadis hükmünü halkımıza aynen şu şekilde naklederler: "...Aise ... anlatiyor: Esleri olan bizlerden biri adet gördügü zaman Allah’ın Resulü (adet gören esine, göbekle dizleri arasıni örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra onun gögüslerine yönelirdi". (Bu alinti için Ali Riza Demircan adındaki bir din adamı’nın İslam’a Göre Cinsel Hayat adlı kitabına bakınız. Istanbul 1986, Cilt I, sh. 219). Ayşe’nın bir başka anlatisi da aynen şöyle: "(Esleri olan) bizlerden biri adet gördügü zaman Allah’ın Resulü ona göbekle dizler arasıni örten bir ortü örtünmesini emir buyurur, sonra da tenlerin temasıni içerir şekilde onunla kucaklasip yararlanirdi" (Demircan adındaki din adamı’nın aynı kitabından. Cilt I, sh. 218-9). Bu satırlari yine resim ya da heykel şekline dönüştürüp şeriatçi’nın karşısına dikiniz ve ne yapacağıni izleyiniz. Resmi ya da heykeli mutlaka yok edecek fakat bunlara kaynak olan hükmü insanlarımızın bey’nıne siringa etmeğe devam edecektir. Yine Diyanet’in yayımları arasında yer alan Kur’an’ın Türkçe anlamı adlı kitabi açiniz ve "Cennet" tanımıyle ilgili hükümleri ve bu arada Sebe Suresi’ni okuyunuz. Karşınıza güzel kızlarla ilgili şu satırlar çikacak: "Gögüsleri yeni tomurcuklanmis huriler..." (K. Sebe 34). "Din bilgini" diye bilinen Prof. Gölpinarli bu ayet’i aynen şöyle naklediyor: "memeleri yeni sertleşmiş kızlar" . Bu doğrultuda olmak üzere yine Diyanet yayımları’nın bir yerinde şu yazılıdır: "Cennete girecek olan müslüman erkeklerden her biri’nın iki kadını vardır ki vücudunun letafetinden iki baldıri (kemigi’nın) iligi eti’nın üstünden görünür" (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasari... Cilt IX, sh. 42-44 hadis no. 1342 ve 1343) Yine din adamlarımızın "cinsel" bilgi olmak üzere halka öğrettikleri şudur ki Tanrı kadınlara "ters yoldan", yani "arka organ’dan" değil fakat sadece "ön organ’dan" temas etmeyi emretmiş ve bu nedenle Bakara Suresi’nın 223cü ayet’ini indirmiştir ki şöyledir: "Kadınlarınız sizin ekim ala’nınizö tarlanizdir. O halde (ön organ olan) tarlaniza ne şekilde isterseniz o şekilde varın..." . Her ne kadar cinsi münasebet sırasında "arkadan gelerek önden temas" mümkün ise de arka organ’dan temas asla caiz değildir. Bu hususu açıklığa kavuşturmak maksadıyle din adamlarımiz, Huzeyme b. Sabit’in şu sözlerini naklederler: "Bir sahabi Allah’ın Resulü’ne kadınlara arka organlarindan yaklaşma’nın hükmünü sordu. Allah’ın Resulü -’halaldır-’ buyurdu. Fakat o kişi huzurundan ayrıldiğinda onu çağırtarak sordu: -’Sen arkadan gelerek önden temas etmeyi mi sordun?-. (Bunu sordunsa) evet o halaldır. Yok arkadan yaklaşarak arka organdan temas etmeyi sordunsa, hayır (o halal değil haramdir)... Kadınlara arka organlarindan temas etmeyiniz-’..." (Demircan adındaki din adamı’nın söz konuşu kitabından aynen alınmıştır. Bkz.:Cilt I, sh. 227-8). öte yandan Diyanet yayimlarına göre orucu bozan hallerin ne olduğunu gösteren hükümlere de kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Bunlar arasında "ölü insan vücudu ile ya da hayvanla cinsi münasebet", ya da "öperken men’i’nın gelmesi", ya da "ön ve arka mahallin gayrısi bir yere (karin ve uyluk gibi) sürtmekle yahut istimna (el ile oynayarak) inzal vaki olması", ya da "Tenasül uzvuna sivi veya kati ilaçlar sürülmesi", ya da "Oruçlu olduğu halde uyuyan bir hanima eşi’nın uyandırmadan münasebette bulunmuş olması" gibi haller vardır ki "kaza" ya da "kefaret" orucunu gerektirir (Bkz: Diyanet Dergisi Cilt XI, sh.6ö ve Diyanet Gazetesi 1970, Sayı 3, sh. 14) . Bu hükümlerin her birisi, din adamları tarafından, halkımıza "hadis-i serif" olmak üzere belletilir. Şimdi bunlardan her birini resim veya heykel olarak şekillendirip halkın görmesi için san’at galerilerinden birinde sergileyiniz. Şeriatçi’nın tepkisi yine aynı olacaktır: aklı bile çile’den çıkartici bir mantıkla: "Sanat adına şehvete prim vermem" diyerek resim ve heykel’leri parçalayacak ve fakat yukarıdaki hükümleri halka din diye vermekten geri kalmayacaktır, çünkü ona göre bu hükümler "müstehcen" değil "kutsal" nitelikte şeylerdir. Söylemeye gerek yoktur eğer bu hükümler (ve benzerleri) "müstehcen" değil ise, bu taktirde şeriatçi’nın "müstehcendir" diye hiç bir san’at eserine saldırmaması gerekir. Ancak şeriatçi’nın öylesine köhne, öylesine çağ gerisi kalmış bir zihniyeti vardır ki, tıpkı diğer her konuda olduğu gibi, "müstehcenlik" konusunda da bu ülkeyi utanç duvarına çevirmekten başka ise yaramaz. Fakat din adamı için önemli olan şey bu değildirö önemli olan şey kadınların açık başla dolasmalarını, erkekle bir arada bulunmalarını ya da el sikismalarını vs... yasaklayan, resim heykel gibi şeyleri "müstehcen" sayan şeriat hükümlerini uygulamak, ve uygularken de kendisini şeriat ahlakıligi’nın koruyucusu rolünde bulmaktir. Oysa ki korudugu şey, çoğu kez "müstehcen’dir" diyerek kötülediği şeylerden farksizdir, daha doğrusu kendi deyimiyle "hücnet"‘ in ta kendisidir 237. Yukarıiya aldığımız örnekler, Diyanet İşleri Başkanlığı ve din adamlarımiz tarafından halkımıza öğretilen hükümlerden sadece bir kaçidir 238. Yetmiş bine yaklaşik Cami’de ve binlerce din okulunda milyonlarca insanımıza ve yarı’nın kusaklarına şeriat emirleridir diye daha nice benzeri şeyler belletilir: örneğin "öperken meni’nın gelmesi", ya da "Arada bir özrü yokken kadi’nın her hangi bir yerine dokunarak meni’nın gelmesi", ya da "Dübüre konan ilacin içeriye ulasması", ya da "Oruçlu olduğu halde uyuyan bir hanima, eşi’nın uyandırmadan münasebette bulunmuş olması" , ya da "Kadi’nın dört subesi (iki kol, iki ayak) arasına oturupta dokundurulması", ya da kadına "arkadan gelerek ön organdan temas edilmesi" vb... gibi. Cinsel ilişki (seks) konularında kişileri bilgi sahibi yapma’nın gerekliligi kuşkusuz ki yadsinamaz. Ancak bu bilgiler müspet bilim ve saglik kurallarına ve akıl verilerine yatkın olmalıdır ki yararlı olabilsin. Aksi taktirde kişileri ilkel bırakma bakımından sakincali sonuçlar dogurur. İşte din adamlarımızın, 1400 yıl öncelerin din ve dünya anlayışına uygun olmak üzere hazırlanmis din kurallarını, akıl süzgecinden hiç geçirmeden halkımıza öğretirlerken oluşturduklari sonuç böyle bir sonuçtur. Din adamlarımiz, bir yandan "edeb", "ahlak" deyimlerini agizlarindan eksik etmeyerek "müstehcen"‘dir diye san’at yapıtlarına saldırirlarken, diğer yandan da edeb ve ahlak verileriyle asla bağdaşmaz şeyleri şeriat hükümleri şeklinde halka öğretmekten geri kalmazlar. Biraz önce verdiğimiz örnekleri biraz daha açıklığa kavuşturmak üzere din adamları tarafından halkımıza belletilen bazı şeriat hükümlerine göz atalim: Din adamı’nın söylemesine göre Tanrı, kadınlara "ters yoldan", yani "arka organ’dan" değil fakat sadece "ön organ’dan" temas etmeyi emretmiş ve şöyle demiştir: "Kadınlarınız sizin ekim ala’nınizö tarlanizdir. O halde (ön organ olan) tarlaniza ne şekilde isterseniz o şekilde varın..." (K. 2 Bakara 223). Her ne kadar cinsi münasebet sırasında "arkadan gelerek önden temas" mümkün ise de arka organ’dan temas asla caiz değildir. Bu hususu açıklığa kavuşturmak maksadıyle din adamlarımiz, Huzeyme b. Sabit’in şu sözlerini naklederek Muhammed’in: "Kadınlara arka organlarindan temas etmeyiniz" diye emrettiğini bildirir 239. Yine din adamı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarına dayalı olarak öğrettiğine göre tenasül uzvu’nun "ser’den" korunması, müslüman kişinin ilk dikkat etmesi gereken şeylerdendir. Sehl İbn-i Sa’d ‘ in rivayetine göre Muhammed: "Her kim... iki budu arasında bulunan (uzv-i tenasül) ünü (serden esirgemeyi) bana tazmin (ve te’min) ederse ben de, o kişiye Cennet’i te’min ederim" demiştir 240. Ayrıca da tenasül uzvuna sağ el ile dokunmamak gerektiğini belirtmek üzere: "Sizin biriniz ... çis ettiği zaman ... sağ eliyle tenasül a’zasina dokunmasın, (Helada) silindiği zaman da sağ eliyle istinca etmesin, silinmesin!..." diye bildirmiştir 241. öte yandan namaza çıkan kişinin elbisesindeki erkek men’i’si’nın yikanmis olmasına dikkat etmek gerekir, Ayşe’nın söylemesi şöyledir: "(Muhammed’in) rubasinda cenabet eserini yıkardim da elbisesinde (yer yer) şu islaklıgi göründügü halde namaza çıkardi..." 242. Bunun gibi cinsi ilişki sırasında "men’i kahtina" uğrama konuşu da unutulmamiştir. Ebu Said-i Hudri ‘nın rivayetine göre Muhammed, bir gün Ensar’dan birini görmek ister ve haber gönderir. Adamcağız o sırada cinsi münasebette bulunduğu için işini yarida bırakmak zorunda kalmıştır: "(O zat) başı damlaya damlaya geldi. (Muhammed ona) -’ Galiba seni aceleye getirdik-’ buyurdu. -’Evet-’ dedi. Bunun üzerine (Muhammed) buyurdu ki sayet işin aceleye gelir, yahud (meni) kahtina uğrarsan sana (yalnız namaz) abdesti lazim olur" 243. Cinsi münasebet sırasında kişinin meni’si’nın gelmemesi hali de önemli sayılmis olmalıdır ki Zeyd b. Halid’ in bir gün Osman b. Affan’a: "(Bir kimse) mucameat eder de menisi nazil olmazsa ne (yapmalıdır) dersin?" şeklinde soru sorması üzerine Osman şöyle yanit vermiştir: "Namaz için abdest aldiği gibi abdest alır, bacaklari arasıni yıkar... Bunu ben (Muhammed’ten) isittim..." 244. Kadın’in bacaklari arasına oturup aşka gelme’nın de, temizlenmek bakımından, ihmal edilmediği anlaşılmaktadir. Ebu Hüreyre’nın rivayeti şöyle: "(Erkek kadi’nın) dört subesi arasına oturup da dokundurdumu (her ikişine) gusül vacib olur". Diyanet İşleri Başkanlığı’nın "aydınlatması" sayesinde öğrenmekteyiz ki burada sözü geçen "dört sube" deyiminden "iki ayak ve iki kol", veya kadi’nın "baldıri, uylugu" anlaşılmak gerekir 245. Kadın’larin "haiz" (aybasi) halinde iken erkeklerle ilişkileri konuşu da yine din emirleriyle düzene bağlanmiştir. Din adamı, aybasi hali’nın kadınlar için "eza" ve "pislik" olduğunu ve bu gibi hallerde erkeklerin onlardan uzak durmalari gerektiğini bildirmek üzere şu ayet’i belletir: "Sana hayizdan sual ediyorlar. Onlara de ki hayiz ezadir, pistir. O halde zaman-i hayizlarinda kadınlardan irakca durunuz. Onlar temizlenmedikce kendilerine tekarrüb etmeyiniz yaklaşmayiniz). Tetahhur ettiklerinde (temizlendiklerinde) Allah’ın emrettiği üzere yanlarına varıniz" (K. 2 Bakara 222) 246. Her ne kadar hayizli kadına yaklaşmak (daha doğrusu onunla cinsi münasebette bulunmak) yasaklanmis ise de bunun dışındaki yaklaşmalara izin verilmiştir. örneğin kadın hayizli iken kocası’nın basini tarayabilir ya da onun kucagina oturmus olarak Kur’an okuyabilir. Ayşe’nın rivayeti şöyle: "Ben hayiz iken (Tanrı elçisi) ... basini kucagima yaşlar, sonra Kur’an okurlardi... Onun basini hayiz iken tarardim". 247 Bunun gibi koca da, hayizli karisi ile yatakta koyun koyuna sarilmis olarak yatabilir, onu oksayıp te’nıne dokunabilir, bede’nınden yararlanabilir, yeter ki duhul etmeye. Ayşe şöyle der: "Tanrı elçisi ile bir abaya bürünerek yatiyordukö derken adetimi gördüm. (Yavascacik) sivisip hayza mahsus elbisemi giydim. -’Adetin mi geldi?’ diye sordular. -’Evet-’ dedim. Bunun üzerine beni çağırdilar. Saçaklı kadife’nın altında kendileriyle yattim..." 248. Yine aynı şekilde koca, hayizli olan karişini karşısına çekip onun göbek üstü vücud kısımlarını öpüp oksayabilir, memelerine sarilabilir. Din adamlarımiz bu konuda Ayşe’nın şu rivayetini naklederler: "Esleri olan bizlerden biri adet gördügü zaman Allah’ın Resulü (adet gören esine, göbekle dizleri arasıni örten) genişce bir örtü örtünmesini emreder, sonra onun memelerine yönelirdi". 249 Yine din adamı’nın bellettiği şeriat esaslarına göre oruçlu durumda iken kadınlara yaklaşmak, Kur’an’ın Bakara Suresi’nın 187.ci ayet’ine ve bu ayetle ilgili hadis’lere uygun olmak gerekir ki esas itibariyle cinsi münasebet dışında kalan sevisme hallerini kapsar: örneğin kadi’nın dilini emmek ya da vücudunun her ya’nından yararlanmak gibi. Cinsi münasebete oruçlu iken değil fakat oruç tutulan günün gecesi için izin verilmiştir. Bakara Suresi’nın 187.ci ayet’i aynen şöyle: "Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmaniz size helal kılındı.... Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi biliyordu, bu sebeble tevbenizi kabul edip sizi affetti... Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayin..." (K. 2 Bakara 187) Din adamı bu tür kurallari, tıpkı diğerleri gibi, Muhammed’in izlediği davranış örnekleriyle öğretir ki bunlardan biri Ayşe’nın rivayetine göre şöyledir: "Nebi... oruçlu iken takbil eder (öper), mülamese (te’nıni tenime dokundurur) ve muaneka buyururdu (kucaklasir, sarmas dolas olurdu)..." 250. öte yandan Kur’an’ın Nebe Suresi ‘nın 31-34 ayet’lerinde Cennet’teki "memeleri yeni sertleşmiş kızlar" dan söz edilir 251. Ebu Hüreyre ‘nın rivayetine göre Muhammed: "(Cennete girecek olan müslüman erkeklerden) her biri’nın iki kadını vardır ki vücudunun letafetinden iki baldıri (kemigi’nın) iligi eti’nın üstünden görünür" demiştir 252. Bunun gibi cinsi münasebetin her safhasi, örneğin kadını yatağa sokup Kible yönüne çevirdikten sonra duhul etmek, duhul ederken Tanrı’nın adıni anmak gibi her davranış, inceden inceye şeriat emirleriyle ayarlanmiştir. Bu tür emirlerin hiç birisi din adamına (ve şeriatcilara) göre "müstehcen" sayılmazö ama falanca kitabın filanca sayfasindaki aşk sahnesi, ya da sergilerdeki resim ve heykel’ler, ya da meydanlara dikilen san’at yapıtları müstehcendir. "Müstehcenlik" anlayışı bu olan din adamı, güya "uygar görüşlü öğrenci yetiştirme" hevesiyle bugün dahi onalti, onyedi yasindaki liseli kiz öğrencilere "Giyılen şeyin darligindan ötürü avret uzvunun belli olması’nın" namaza engel olmadığını, din bilgisi olarak belletmekle mesguldur 253. Müstehcen nitelikteki şeylerin "kötü" sonuçlar doguracağını anlatmak maksadıyle din adamı bir de kadi’nın kadına "mübasereti" (çiplak sürtmesi) örneğini verir ve bu tür davranışlarin aile felaketi yaratacağını belirtir. Dayanagi şu tür hükümlerdir "Kadın kadına mübaseret etmesin (çiplak sürtmesin). Sonra kocasına öbür kadını -kocası ona bakip görüyorcasına- vasif ve ta’rif eder (de bir fenaliga sebeb olur)" (Bkz. Sahih-i... Cilt XI, sh. 325, hadis no. 1827) 254. Bu hükme göre iki kadi’nın çiplak tenlerini birbirlerine sürtmeleri, ya da bir çarsaf, bir yorgan içinde birbirlerine tenleriyle dokunmalari yasaktir. Yasak olması’nın nedeni bu tür davranışlarin güya aile felaketi sonucunu yaratmasıdir. Çünkü, din adamı’nın şeriat kaynaklarından naklen bildirmesine göre, çiplak tenlerini birbirlerine bu şekilde dokunduran kadınlardan her biri, olup biteni kocasına anlatırken ilişkide bulunduğu kadi’nın güzelligini de "ta’rif ve tavsih" edecek ve bunu yapınca da kocası o kadını hayalinde canlandırip asik olacak ve sonunda karişini bosayıp o kadınla evlenecektir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarına göre Kabusi ‘nın söylemesi aynen şöyle: "Eğer kadın zevcine, temas ettiği kadi’nın güzelligini ta’rif ve tavsif ederse, zevci o kadi’nın hüsnü a’nına aldanarak kendisini bosayıp onu alması, hatta evli ise kocasından bosanmak çarelerini araması umulur ki , bütün bunlar kadi’nın kadına mübasereti’nın tevlid ettiği aile felaketleridir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt XI. sh. 326) 255 öyle anlaşılıyor ki din adamı, kadını "aklen dun" görme alışkanlığı içerisinde, kendi kendini gülünç durumlara düsürmekten kurtulamiyor. Çünkü hangi akla hizmettir ki kadın, başka bir kadınla çiplak şekilde temas etsin de sonra gelsin kocasına bunu anlatsin ve anlatırken de o kadi’nın güzelligini tanımlasin! Anlatacagi varsa da, bu yukarıdaki din emrinden haberi olduğu an anlatmaktan vazgeçeçegi muhakkaktir. Yukarıdaki örnek gösteriyor ki kadını akılsız ve saf sanan din adamı, "aile felaketini" önleyeceğim diye kadi’nın kadına "çiplak sürtmesini" (mübaseretini) önlemek değil fakat adeta bilmeden teşvik etmektedir. Çünkü bu tür bir davranışı’nın aile felaketini doguracağını düşünen bir kadın, başka bir kadınla "mübaseret" ettiğini kocasından söylemektense elbetteki gizlemeyi tercih edecek ve bu yaşamını sürdürecektir. Din Adamları - Bölüm 09 Kadın’i "Aklen ve Dinen Dun" Nitelikte Göstermek ve Her Hususta Küçültmek Suretiyle Toplumsal Geriliklerimize Neden Olan Şeriat Düzeni’nın Uygulayıcısı Olarak Din Adamı. Belki çoğumuz bilmeyiz fakat durum şu ki şeriatçi zihniyete göre erkek, "sehevi" duygular konusunda kendisine hakim olamayacak derecede zayif ve bu nedenle nefsini yenemeyen bir yaratıktirö kadın ise, erkeğin aklını basindan alabilecek kadar tehlikeli bir şeytan’dir, "fitne kaynağıdir". Bunun böyle olduğunu anlatmak maksadıyle din adamı: "siz kadınların düzeni (fitnesi) büyüktür" ("Inne keydekünne azim") (K. 12 Yusuf 28) şeklindeki hükümleri ve ayrıca da: "Kadınlar insa’nın karşısına şeytan gibi çıkarlar..." şeklindeki hadis’leri tekrarlamaktan bikmazlar 276 Böyle olduğu içindir ki bu "zavallı" erkegi, bu çok "tehlikeli" şeytan(!)’a karşı korumak gerekirö çünkü erkek, kendi aklı ve zekasi ve iradesiyle şehvet duygularını frenlemeyi, sabretmeyi beceremezö bu işi yapmaga muktedir değildirö yani nefsini yenip şehvetine hakim olabilecek güçte değildir. O kadar değildir ki, kadın’la basbasa kalmak ve konuşmak bir yana, fakat onu surda burda, örneğin sokakta gördügü hallerde dahi bastan çıkmaga hazırdır. İşte erkek bastan çıkmasın diye şeriat düzeni, kadi’nın özgürlüklerini kismak, hatta yok kılmak yolunu seçmiştir, ki kadını çarsafa sokmak, eve kapamak, erkeklerle bir arada bulundurmamak ya da konuşturmamak, konuşurken hoş bir eda ile konuşmasıni ayarlamak gibi hususlar bu uygulama’nın bazı örneklerindendir. Din adam’lari şeriat’ın bu konudaki emirlerini harfiyen uygulamaga çalışırlar. Bunlardan bir kaçini belirtmek üzere, önce şu hükmü beraberce okuyalim: "Kadınlar insa’nın karşısına şeytan gibi çıkarlar. Bir kadını görüp heves ettiğiniz vakit, hemen kendi ailenize müracaat edin" . Bu hükmü pekiştirmek için de şu örneği verirler: "Resul’i Ekrem (sokakta) bir kadın gördü ve hemen hanimi Zeyneb’in odasina giderek onunla halvet oldu" 277 . Yani biz erkekler, sokakta yürüyen bir kadını görüpte heveslendiğimiz an, hemen eve dönüp esimizle cinsel ilişkide bulunmaliyiz ki azginliktan kurtulabilelim ve kadınlara saldırip sarkintilik etmekten kaçinabilelim! öte yandan, yine din adamı’nın şeriat’a dayalı olarak konuşmasına göre erkek, sadece kadını görmekle bastan çıkmazö onun sesini duymakla dahi azginlasirö hele bu ses "isveli" (hoş edali) olursa, azginligi’nın siniri yoktur. Çünkü "kadın sesinde cinsel bir içerik vardır " ve "Kadın sesi erkekler tarafından cinsellikle yorumlanabilir" 278. Bundan dolayıdır ki erkeklerle konuşan kadınların, erkekleri bastan çıkarmayacak bir ses tonu ile konuşmalari gerekir. Bunu sağlamak içindir ki Muhammed , kadınların "isveli" bir sesle ("hoş bir eda" ile) konuşmalarını yasaklayan şu ayet’i Kur’an’a koymuştur: "Eğer Allah’ın yasalarına gereğince bagli kalmak istiyorsanız, yabancı erkeklerle konuşurken hoş bir eda ile konuşmayın. Yoksa kalbinde (cinsel) hastalik bulunan kimse (cinsellik) ümidine kapılır..." (K. 33 Ahzab 32). Ve işte din adamı, zavallı ve "aciz" erkek sınıfını kadınların "isveli" bir sesle ("hoş bir eda") ile konuşmalarına karşı korumak için şeriat’ın bu tür bu yasaklayici emirlerini uygularken, erkekleri huzura kavuşturmuş olma’nın mutluluğuna kavuşur. Erkeğin "şehvet gailesi" konusundaki sabirsizligina ve "irade zayifligina" çözüm getiren diğer bir şeriat hükmü oruçlu durumlarla ilgili olarak şöyledir: "Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmaniz size helal kılındı" (K. 2 Bakara 187). Hani sanki ramazanda cinsel ilişkide bulunmaktan kaçinmak, ya da hatta 24 saatlik kısa bir süre için dahi olsa sehevi ihtiyacı bekletmek erkekler için çok güç bir seymisde bunu ancak Tanrı buyruguna dayalı bir gerekçe ile sağlamak gerekirmis gibi din adamı, yukarıdaki sözleri: "Allah bildi ki nefsinizi yenemeyecek, sabredemeyecek bir istir işleyeceksiniz" (K. 2 Bakara 187) şeklindeki Kur’an hükmü ile tamamlar. Din adamı’nın elindeki şeriat verilerinden bir diğeri şudur ki erkeklerin kadınlarla beraber ve yan yana olmak üzere cenaze nakletmeleri "fesad" ve "fitne" yaratıcı bir iş olur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarında "cenaze naklı" ile ilgili olarak şöyle deniyor: "Kadınların açık, saçık, ulça bu işlere girişmeleri hiç ma’kul değildir. Hele erkeklerle müstereken nakıl ve ihmale kalkismalari mazinne-i fesaddir, mahall-i fitnedir" (Sahih-i ..., Cilt IV, sh. 450) 279. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat anlatmak istediğimiz şudur ki Kadın’in, her hususta olduğu gibi, giyim-kusam ve süslenme ya da erkeklerle bir arada bulunma vb... gibi hususlarda da kişisel özgürlüğünü kişitlama usulü, çağdışı yaşamları sürdürmekten kurtulamayan din adamı’nın baslica özelliklerinden biridir. Şeriatçi zihniyet, her ne kadar erkegi ‘üstün" ("seyyid") ve kadın’i "aşağı" ("tabi") durumda kılmak için "kadın aklen ve dinen dun’dur" gibi kurnaz formül’ler bulursa da, aslında (daha doğrusu farkında olmadan) erkegi zayif iradeli, aciz ve zavallı bir yaratık olarak kabul eder. Kadın’in "fesad" ve "fitne" kaynağı olduğu yalanlarına sarilması ve erkegi onun bu yönleri’nın kurbanı olarak takdim etmesi bundandir. Ancak şunu anımsatmak gerekir ki Kadın’i "kötülük" ve "fitne" kaynağı olarak gören, yani erkeğin bastan çıkıp ahlaksizliga yönelmesine vesile yaratır bir "şeytan" şeklinde kabul eden düşünüs, bugün artık sadece bizim gibi geri kalmış toplumlarda taraftar bulur. Bu tutum çağçil seviye’nın insa’nına göre ilkel bir tutumdurö ayrıca da erkegi "irade gücü’nden yoksun yaratık" kertesine indiren bir davranışın ifadesidir. Çünkü erkek iradece ne kadar zayif ve kendini kontrol’den ne kadar yoksun olmalıdır ki kadını çarsafsiz, basörtüsüz, ya da yirtmaçli, kısa kollu, kısa etekli gördügü an nefsini yenemeyip "fitne ve fesad’a" kapılsin ve ona saldırmaktan kendini alamasın. Sayet erkek bütün bunları yapacak seviyesizlikten ve ilkellikten kendini kurtaracak olgunluga kavuşamaz görülüyor ve kadını çuvala sokmadikça ahlakılige yönelemez diye düşünülüyor ise bu, her şeyden önce İnsan’i "akıl" denen "nimet" ile yaratmada israr eden Güc’e karşı en büyük bir saygisizlik olurö İnsan’a ve onu Yaratan’a güvensizlik demektir bu. Böyle bir güvensizligi kendisine temel edinen bir sistem, insan’in "kişisel" gelişmesine hizmet edemezö nitekim şeriat toplumlarinda edememiştir. 1400 yıllık şeriat denemesi göstermiştir ki kadını çarsafa tikmakla, kapamakla, olumlu hiçbir şey sağlanamiyorö aksine tiktikça ve kapadikça erkek, "erkek" olmaktan çikiyor ve içgüdülerine saplı yarı vahsi bir yaratık niteliğine bürünüyor. Çarsaf ya da basörtüsü nedir bilmeyen gelişmiş ülkelerde erkek, sokakta ya’nından geçen yarı çiplak kadına satasmaz ve basini çevirip bakmaz bile. Kadın konusunda islenen suçlar ve kadına kötü ve saygisiz davranışlar ve saldırganliklar bakımından şeriat ülkeleriyle hiç bir Batı ülkesi yarisamaz. Şunu her vesile ile tekrar etmek gerekir ki basta giyim ve süslenme olmak üzere "hoş bir eda" ile ("isveli şekilde") konuşmayı yasaklamaya varıncaya kadar kadi’nın özgürlüğünü yok edebilen bir gelenek, şeriat’ın getirdiği ve Arap kavmi’nın karakterine uygun bir dinsel gelenektir ki Türk’e uymaz. Türk’ün İslam’i kabulden önceki yasantilarinda kadını kapamak ve erkekten kaçırmak diye bir özenti yoktur. Türk bu kötü geleneğe şeriat yüzünde saplandi ve çağlarin gerişinde kalmıştır. Atatürk sayesinde kurtulmusken ne yazık ki şimdi, yine şeriat özlemcileri’nın ve din adamları’nın pençesine kapılmis olarak, çarsaf ve basörtüsü özlemine sürüklenmektedir! Din Adamları - Bölüm 10 Şeriat Verileriyle Halkımızi Batil İnanışlar İçerisinde Yoğuran Din Adamı Din adamı’nın söylemesine göre Tanrı insanlara en iyi yiyecek olarak "Kudret helvası ile bildirçin eti" indirdiğini bildirerek "Size rizik ettiklerimizin iyilerinden yiyin" demiştir (K. Bakara 57). Bu doğrultuda olarak da Muhammed tirit yemeği’nin diğer yemeklere üstün bulunduğunu söylemiştir. Bu itibarla Tanrı’nın rızasına nail olabilmek için bu tür yemekleri yemek gerekir (375 *). Fakat eğer dert denilen şeyden kurtulmak isteniyorsa bu taktirde yemeğe tuz ile başlamak koşuldur. Bunun böyle olduğunu din adamı bize Gazali’nin ünlü İhyau ‘ulumi’d-din adlı yapıtından naklen bildirir. Gazali’nin söylemesine göre Ali şöyle "buyurmuştur: "Yemeğe tuz ile başlayan kimseyi Allahü Teala yetmiş dertten kurtarır" 375 **. Anlaşılan odur ki kişi, dertten kurtulmak için aklını kullanmak gibi "güç" işlere girişmek gereksiniminden uzak tutulmuştur. Yemeğe başlarken tuz yemek gibi kolay bir yoldan dertlerine son verebilecektir. Ancak ne var ki yüksek tansiyonlu olupta tuz yememesi gereken kişiler için ne yapmak gerektiği bildirilmemiştir. Bununla beraber batıla inanmış kimseler pek muhtemeldir ki derten kurtulmak için yemeğe tuz ile başlamaktan geri kalmayacaklardır. Din Adamları - Bölüm 11 Din Adamı İnsanlarımızı Şeriat Öyküleriyle Uyutarak Akıl Dışı’lıklara Inanan Kişiler Durumunda Tutar. İslam şeriatı’nı oluşturan din verileri, genellikle öykülerle (masallarla) süslenmiştir ki bazıları şeriat dilinde "Kıssa" diye tanımlanır. Bunlar din adamı’nın elinde Müslüman halkları akılcılıktan uzaklaştırmak için iş gören birer araçtır. Bu masal’lardan pek çoğu genellikle Tevrat’dan bazıları da Hıristiyan geleneklerinden kaynaklanmış şeylerdir ki, her biri cazib ve "sihirli" yönleriyle halkı büyüler: örneğin "yasak meyve"‘yi yedikleri için Adem ile Havva’nın Cennet’ten atılmaları ya da şeytanların Tanrı ile cebelleşmelerio ya da karıncaların birbirleriyle konuşup fısıldaşmalario ya da Ka’be’yi yıkmağa gelen fil’lerin kuşlar tarafından taslanıp kaçırtılmalario ya da gökten inme emirlere göre develerin oturup kalkmalario ya da kaya parçaları’nın Muş’a’nın elbiselerini kapıp kaçmalario ya da mağaraya sığınan ya da çin’lerden ve kuş’lardan oluşan ordularo ya da hüngür hüngür ağlayan ağaç kütük’leri, ya da kafirlere doyamadıkları için sızlanan Cehennem’ler vb... bu konuda verilebilecek nice örneklerden sadece bir kaçıdır. Bu öykülerle din adamı kişiyi, sadece çocuk zekalı ve düşünme gücünden yoksun yaratık kertesinde tutmuş olmaz fakat aynı zamanda olumsuz bir Tanrı anlayışına sürükler. Pek çok örneklerden bir ikisine değinmekle yetinmek üzere Adem’in yaratılmasiyle ilgili öykü’den başlayalım: Din adamı’nın şeriat kaynağından naklen anlattığı hikaye’ye göre Tanrı: "Ben, balçıktan işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım" (K. 15 Hicr, 26 ve d...) diyerek Adem’i yaratır ve sonra meleklere ve diğerlerine : "Adem’e secde edin" (K. 7 A’raf 11-19) diye emreder. Fakat İblis bu emre boyun eğmez ve Adem’e secde etmez. Daha doğrusu Adem’e secde etmeyi kendi haysiyetine yedirmez çünkü Adem "balçık" ve "kara toprak" gibi bayağı malzemeden, kendisi ise "ateş’ten" yani asıl nitelikteki bir şeyden yaratılmıştır. Bundan dolayıdır ki neden dolayı Adem’e secde etmediğini kendisine soran Tanrıya kafa tutarak şu yanıtı verir: "Beni ateş’ten, (Adem’i ise) çamurdan yarattıno ben ondan üstünüm" (K. 7 A’raf 11-19). Aslında bu yanıtı vermekle İblis doğru’yu söylemiştir, çünkü ateş’in en "üstün" ve "en asıl" değerde bir şey olduğunu ve İblis’i de ateş’ten yarattığını söyleyen bizzat Tanrıdır. Böyle olunca da Tanrı’nın, kuşkusuz ki "asıl" ve "üstün" bir malzemeden yarattığı İblis’i, "balçık" ve "çamur’ gibi aşağılık bir malzemeden yarattığı Adem’e secde ettirmesi uygun düşmez. Fakat buna rağmen Tanrı, İblis’in haklı direnişi karşısında öfkelenir ve ona şöyle bağırır: "İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez., defol , sen alçağın birisin" (K. 7 A’raf 13). Bunun üzerine İblis, küstah bir tavırla ve adeta Tanrıya emir verircesine: "İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele" (K. A’raf 14) der. Tanrı da İblis’in isteğini yerine getirerek: "Sen erteye bırakılanlardansın " (K. A’raf 15) der. Görülüyor ki din adamı’nın anlattığı öyküye göre Tanrı adeta İblis’e boyun eğmiş gibidir. İstediği şeyi Tanrıya bu şekilde kabul ettiren İblis, bu kez biraz daha küstah bir tutum içerisinde Tanrıya hitaben şöyle konuşur: "Beni azdırdığın için, and olsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağımo sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağımo çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın" (K. A’raf, 16-17). Dikkat edileceği gibi bu sözleriyle İblis, tam manasiyle Tanrıya meydan okumakta ve insanları ona karşı isyankar kılacağını anlatmaktadır. Her şeyi dilediği gibi yaratmak ya da yok etmek gücüne sahip olduğu söylenen Tanrı ise, İblis’in böylesine küstah bir davranışı karşısında şöyle yanıt verir: "Yerilmiş ve kovulmuşsun, oradan defolo and olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım" (K. A’raf, 18). Bunu söyledikten sonra Adem’e dönerek şöyle der: "Ey Adem! Sen ve esin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz" (K. A’raf, 19). Daha başka bir deyimle Tanrı, insanları doğru yoldan ayıracağını açıkça bildiren İblis’i yok edecek yerde serbest bırakmış, ona karşı sadece lanet savurmuştur. Bu serbesti içerisinde İblis, ilk iş olarak Adem ile eşi Havva’nın ya’nına gider ve onlara şöyle der: "Rabbınızın sizi bu ağaçtan men’etmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir... Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim" (K. A’raf 20-21) . Bu sözlere kanan Adem ve eşi yasak edilmiş olan ağacın meyvelerini yerler ve böylece Tanrı’nın verdiği emri çiğnemiş olurlar. Bunu gören Tanrı öfkelenip, gazaba gelir. Ancak ne var ki onları kandıran, yani suç işlemeğe zorlayan İblis’i azarlayacak yerde Adem ile Havva’ya çatar: "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeyta’nın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?" (K. A’raf, 22) diye kükrer. Adem ve Havva pişmanlık göstererek yalvar yakar olurlar: "Rabbimiz! Kendimize yazık ettiko bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" (K. 7: 23) derler. Fakat "rahim" ("esirgeyen" ve "acıyan") öldüğü söylenen Tanrı, onların peşimanlıklarına ve özür dilemelerine aldırış etmezo maksadı öç almaktır, çünkü din adamı’nın yine Kur’an’dan naklen bildirdiğine göre Tanrı "muntakım" dir, yani "intikamcıdır" ve böyle olduğunu : "öcümüzü şüphesiz alırız" (K. 47 Muhammed 4) ya da "şüphesiz suçlulardan öz alacağız" (K. 32 Secde 22) şeklindeki ayet’leriyle bildirmiştir. Bu nedenle Adem ile Havva’yı, peşimanlık duymalarına ve özür dilemiş olmalarına rağmen, cezalandırır: her ikisini de cennetten çıkarıp yeryüzüne gönderir: hem de onları birbirlerine düşman kılmış olarak. Şöyle der: "Birbirinize düşman olarak ı’nın, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada olur ve orada dirilirsiniz" (K. 7: 24-25). Din adamı’nın Kur’an’dan naklen bildirdiğine göre Tanrı, bu olayı insanlara örnek vermiş ve şöyle demiştir: "Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın... Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız" (K. 7: 27). Görülüyor ki din adamı’nın Kur’an’a dayalı olarak söylemesine göre Tanrı "inanmayanları" şeytan ile dost kıldığını anlatmaktadır. Ancak ne var ki yine din adamı’nın Kur’an’a dayalı olarak bildirmesine göre insanları "inanmayanlar’dan" ( daha doğrusu "müslüman" ya da "kafir") yapan da Tanrıdır. Nitekim bunun böyle olduğunu şu şekilde bildirmiştir: "Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet’e acar, kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar..." (K. 6 En’am 125). Daha başak bir deyiümle hem insanları "inanmayanlardan" yapmakta ve yaptıktan sonra da "şeytanlarla" dost kılmaktadır. Şeriat kaynaklarına dayalı olarak bu öyküyü anlatan din adamı’nın sözlerinden anlaşılan şudur ki Tanrı Adem ile Havva’yı yukarıdaki şekilde azarlarken şeytan, pek muhtemelen bir kenara çekilmiş sinsi sinsi gülmekte ve Tanrı ile işbirliği yapmak üzere beklemektedir: Tanrı insanların kalplerini dar kılıp inanmayanlardan yapsın da kendisine iş çıksın diye! Din adamı’nın Kur’an’dan naklen anlattığı diğer bir öykü "peygamber" diye bilinen Yusuf ile ilgili olup hem bir yandan inanç farkında doğma nedenlere dayalı olarak düşmanlıklar yaratmaya, hem kadınları ‘hilekar", "düzenbaz" kılıkta gösterip aşağılatmaya ve nihayet hem de "inanma’nın" ya da " "sapıtma’nın" insan irade’sine bağlı bir şey olmayıp Tanrı’nın keyfiliği ile oluşan bir şey olduğunu anlatmaya yarar. Hemen hatırlatalım ki Yusuf, İsrailoğullarına gönderildiği söylenen "peygamber" lerden biri olup İbrahim’in ve onun oğlu İshak’ın oğlu Ya’kub’un oğludur. Güya bir gün babasına: "Babacığım! Rüyam’da onbir yıldız, güneş ve ay’ın bana secde ettiklerini gördüm" (K. 12 Yusuf 4) dero babası da kendisine: "Oğulcuğum! Rüyani kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlaro zira şeytan inşa’nın apaçık düşmanıdır" (K. 7: 5) diyerek kendisi’nin, Tanrı tarafından İbrahim’e ve İshak’a verilen nimetleri tamamlamak üzere peygamber olarak seçileceğini bildirir (K. 7: 6). Ancak ne var ki Yusuf’un kardeşleri kendisini kıskanmaktadırlar, çünkü babaları’nın Yusuf’a ve onun daha küçüğü olan kardeşine aşırı bir sevgi beslediğini bilmektedirler. Bu nedenle kendi aralarında şu şekilde konuşurlar: "Babamız Yusuf’u ve kardeşini (bizden) daha çok seviyor. Doğrusu babamız apaçık bir sapıklık içindedir. Yusuf’u öldürün veya onu bir yere bırakıverin ki babanız size kalsın..." (K. 12: 8-9) derler. Ve onu öldürmektense bir kuyu’ya salıp bırakmayı kararlaştırırlar (K. 12: 11-19) ve babalarına da: "Ey babamız! inan olsun ki biz yarış yapıyorduko Yusuf’u eşyamızın yanına bırakmıştiko bir kürt onu yedi" derler ve üzerine kan bulaştırılmış bir gömleği gösterirler (K. 12:15-19). Babaları işin içyüzünü anlamıştır, fakat belli etmez ve: "Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledio artık bana güzelce bir sabır gerekiro ancak Allah’tan yardım istenir" (K. 12:18) der. Kuyu civarından geçmekte olan bir kervan’ın sucuları Yusuf’u bulup çıkarırlar ve Mısır’a götürüp vezir’lerden birine ucuz fiyatla satarlar (K. 12: 19-20). Yusuf’u satın alan kimse karısına: "Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahutta onu evlad ediniriz" (K.12: 21) der. Fakat din adamı’nın anlatıma göre bütün bu olan bitenler hep Tanrı’nın dileği ve bilgisiyle olmaktadır, şu bakımdan ki Kur’an’da: "Biz işte böylece Yusuf’u o yere yerleştirdik, ona rüyaların nasıl yorumlanacağını öğrettik... Erginlik çağına erince ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız" (K. 12: 21-22) diye yazılıdır. Yusuf’u evlad edinen adamın karısı Yusuf’a göz koymuştur. Kocası’nın evde bulunmadığı bir gün evin kapılarını kapar ve "Gelsene" der. Fakat Yusuf kabul etmez ve: "Günah işlemekten Allah’a sığınırimo doğrusu senin koçan benim efendimdirö bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar şüphesiz başarıya ulaşamazlar" (K. 12: 23) diye karşılık verir. Ancak ne var ki bunu, nefsine ve iradesine hakim olduğu için değil fakat Tanrıdan aldığı bir işaretle yapmıştır. Nitekim Kur’an’da şöyle yazılı: "And olsun ki kadın Yusuf’a karşı istekli idio Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim öz kullarımızdandır" (K. 12: 24). Görülüyor ki Tanrı Yusuf’u, kadı’nın isteklerine karşı durmak bakımından pekiştirmiştir. Yani kötülüğü ve fenalığı sadece Yusuf bakımından engellemiş fakat kadıncağıza yardımcı olmamıştır. Yani kadı’nın Yusuf’u ayartmasına, gömleğine sarılmasına ses çıkarmamıştır. Din adamı’nın anlattığı şekliyle hikaye şöyle devam etmekte: "İkisi de kapıya koştu, kadın arkadan Yusuf’un gömleğini yırttı. kapı’nın önünde kocasına rastladılar. Kadın kocasına -’Ailene fenalık etmek isteyen bir kimsenin cezası ya hapis ya da can yakıcı bir azab olmalıdır-’ dedi. Yusuf -’Beni kendisine o çağırdı-’ dedi. Kadın tarafından bir şahid: -’Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalancılardandır. Şayet gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, erkek doğrulardandır-’ diye sahidlik etti. Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitaben: -’Doğrusu bu sizin tuzağınızdır, siz kadınların düzeni büyüktür-’ dedi. Yusuf’a dönerek: -’Yusuf! Sen buna aldırma-’, kadına dönerek: -’Sen de günahı’nın bağışlanmasını dile, çünkü suçlusun-’ dedi. Şehirde bir takım kadınlar: -’Vezirin karısı kölesi’nin olmak istiyormuso sevgisi bağrını yakmıso doğrusu onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz’- dediler..." (K. 12 Yusuf 24-30) Görülüyor ki koca, sırf gömlek arkadan yırtılmıştır diye karısını, Yusuf’a tuzak kurmakla suçlamış ve "Siz kadınların düzeni büyüktür" (İnne keydekunne azim) diye azarlamıştır. Fakat Vezirin karısı, bütün bu yaptıklarına ve kocası tarafından yukarıdaki şekilde azarlanmasına rağmen bildiğini okumaya devam eder ve aleyhinde konuşan kadınları evine çağırır, her birine birer bıçak verir. Sonra da Yusuf’u onların karşısına çıkarır. Kadınlar Yusuf’u görünce şaşıp ellerini keserler ve "... -’Allah’ı tenzih ederiz ama, bu insan değil ancak yüce bir melektir’- " derler. Vezirin karısı ise: "... -’İşte sözünü edip beni yerdiğiniz budur. And olsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, and olsun ki hapse tıkılacak ve kahre uğrayacak’-..." der. Bunu üzerine Yusuf: "... -’Rabbim! Hapis benim için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara gönül verir ve bilmeyenlerden olurum-’ ..." der (K. 12 Yusuf 31-34) . Bunun üzerine Tanrı derhal Yusuf’un yardımına koşar ve kadınların tuzağına engel olur. Ancak bu yardımını gereğince yapmamış olmalı ki "Kadı’nın ailesi, delilleri Yusuf’un lehinde gördüğü halde, onu bir süre için hapsetmeyi uygun (bulur)" (K. 12: 35). Neden dolayı Tanrı Yusuf’un zindan’a atılmasına engel olamamıştır, neden zindandan kurtarmamıştır, neden kadı’nın kocası olan Vezir, Yusuf’u haklı ve kendi karısını suçlu bulduğu halde şimdi Yusuf’u hapse attırmıştır? bilinmez. Yusuf’la birlikte zindana gençten iki kişi daha atılmıştır. Bunlar Yusuf’tan ru’yaları’nın yorumlanmasını isterler. Yusuf kendilerine: "Rabbimin bana öğrettiği bilgi ile, daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım.." (K. 12: 36-37) der. Yusuf bu kişilerden birisi’nin aşılacağını, diğeri’nin kurtulacağını haber verir ve kurtulacak olan kişiye: "Efendi’nin ya’nında beni an" (K. 12: 42) diye istekte bulunur. Anlaşılan Tanrıdan ümidini kesmiş ve kul’lardan yardım beklemektedir. Zindan’dan çıkan genç adam Mısır Melik’i’nin ya’nına gider. Fakat ne var ki bu sefer şeytan ise karışır ve o adama, efendisi’nin ya’nına gittiğinde Yusuf’u hatırlatmayı unutturur. Yusuf bu yüzden yıllar boyu hapiste kalır (K.12: 42. Her ne hikmetse Tanrı sevgili Yusuf’unun azab çekmesine aldırmaz. Yıllar sonra Melik bir rüya görür ve rüya’sı’nın yorumlanmasını ister. Hiç kimse yorumlayamaz. Hapisten kurtulan genç kişi Yusuf’u hatırlayarak: "Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin" der ve doğruca Yusuf’un bulunduğu hapishane’ye koşar. Yusuf kendisine Melik’in ru’yaşını yorumlar. Melik pek hoşnud kalır ve Yusuf’un hapisten çıkartılmasını emreder. Yusuf kendisinden hapse atılış sebebini araştırıp gerçeği ortaya çıkarmasını ister. Araştırma sonucu Vezirin karısı: "onun olmak isteyen bendim, doğrusu Yusuf doğrulardandır" diye suçunu itiraf eder. Bunun üzerin Yusuf: "Maksadım vezire, gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını Allah’ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı" der ve ekler: "Ben nefsimi temize çıkarmamo çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim Bağışlayandır, merhamet edendir" (K. 12 Yusuf 51-53). Böylece Yusuf, "iyiliğin" ve "kötülüğün" Tanrıdan geldiğini anlatmış olur. Daha başka bir deyimle Tanrı’nın kendisini doğru yola soktuğunu, kadını ise kötülüğe sürüklediğini açıklamış olur. Hikaye’nin bu noktasında din adamı, Yusuf süresi’nin kadın sınıfını "hilekar" şekilde tanımlayan ayet’ini tekrarlanmaktan geri kalmaz: "Siz kadınların düzeni (hilesi) büyüktür" (K. 12 Yusuf 28) Yusuf’un öyküsü burada bitmiş değildirö fakat bu kadariyle incelenecek olursa görülür ki ortada kişinin irade özgürlüğünü ve kişisel sorumluluğunu hiçe sayan ve öte yandan kadın sınıfını tüm olarak "hilekarlıkla" suçlayan bir tema vardır. Çünkü bir kere, din adamı’nın Kur’an’dan naklen anlattığına göre Yusuf, on iki kardeş içerisinden babası’nın en çok sevdiği ve Tanrı’nın keyfi olarak inayetlere eriştirdiği bir kimsedir. Her ne hikmetse Tanrı diğer kardeşleri putperestlikten uzaklaştırmadığı halde Yusuf’u uzaklaştırmıştır. Bu nedenle kardeşler arasına inanç farkından doğma bir düşmanlık salmıştır. öte yandan diğer kardeşleri Yusuf’a karşı kıskançlığa sürükleyen ve düşman yapan şey, babaları’nın Yusuf’a aşırı bir sevgiyle bağlı olması ve bu sevgisini açığa vurmasıdır. Eğer kıskançlık doğal bir şey ise (ki din adamı’nın söylemesine göre doğaldır, o kadar ki Tanrı dahi kıskançtır), bu takdirde kardeşlerin kıskançlıktan doğma davranışları’nın asıl sorumluluğunu Yakub’da ya da hatta Tanrıda aramak gerekmez mi? Fakat her ne olursa olsun yukarıdaki hikaye müslüman kişiye Tanrı’nın keyfiliği karşısında irade özgürlüğünün söz konusu olamayacağı sonucuna sürükler ki bu da kişiyi (ve dolayısıyle toplumu) akılcılığın nimetlerinden yoksun kılar. Ve nihayet yukarıdaki öykü bir de kadın sınıfını haksız şekilde aşağılatmak gibi bir sonuç doğurmaktadır ki o da şudur: Vezirin karısı, Yusuf’la yatmak istediği zaman Yusuf dahi aslında buna heveslidir. Fakat güya günah işlememek için kadına "Hayır (olmaz)" demiştiro fakat bunu Tanrıdan aldığı bir işaret üzerine yapmıştır, çünkü Tanrı kendisine yardımcı olarak günah işlemesini engellemiştir. Kur’an’da şöyle yazılı: "And olsun ki kadın Yusuf’a karşı istekli idio Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim öz kullarımızdandır" (K. 12: 24). Pek iyi ama bu aynı Tanrı, acaba neden dolayı kadın’a yardımcı olmamış ve onu günah işlemesini önlememiştir? Aslında yardımcı olmak şöyle dursun fakat onun günah işlemesini sağlamıştır? Sağladıktan sonra da Veziri: "siz kadınların düzeni (hilesi) büyüktür" şeklinde konuşturmuşturr? Kuşkusuz ki din adamı’nın eline terkedilen insanlar için bu tür bir düşün yoluna yönelmek olasılığı yokturo cunku onların düşünme yetenekleri bir yandan şeriat buyruklarıyla ve diğer yandan yukarıdakine benzer öykülerle işlemez duruma girmiştir. Şeriat kaynağını zenginleştiren masal’lar ve efsaneler arasında kadın sınıfını, biraz yukarıda gördüğümüz gibi, "hilekar" nitelikte tanımlayanları yanında "uğursuz" nitelikte gösterenleri de vardır. Din adamı’nın elinde iş gören bu öykülerden biri Besus adındaki bir kadın ile ilgilidir ki "Besus’tan da uğursuz" şeklindeki Arap darb-ı meseli’nin yerleşmesine vesile olmuştur. Arap kaynakların bildirmesine göre Besus, İslam öncesi dönemde Arap kadınları’ndan "uğursuz" ("mes’ume) bir kadı’nın adı’dır ve güya bu kadın iki kardeş Arap kabilesi olan Taglıbı’lerle Bakrı’ler arasında 40 yıl süren savaşlara sebeb olmuştur. Efsanevi olay şu: Bakrı’lerden olan Besus şair bir kadındıro şiirleriyle her kesi etkilemektedir. Bu şiirlerinde çoğu zaman kendi akrabası olan Sa’d ‘i over. Sa’d’in Cassas adında bir hizmetkarı vardır ki kendisine çok bağlıdır. Bundan dolayıdır ki, efendisi hakkında övücü şiirler yazan Besus’a karşı da büyük bir saygınlık beşler. Oldukça varlıklı olan bu kadı’nın develerinden birini günün birinde Taglıb kabilesinden Kulayb b. Rabia adında biri öldürünce Cassas öfkelenir ve efendisine olan muhabbetinden dolayı, öcünü çıkarmak üzere Kulayb’i boğazlar. Olay iki kabile arasında 40 yıl sürecek olan savaşlara sebeb olur. Fakat Cassas’ın, Kulayb’i öldürmesine Besus ‘un şiirleri neden oldu diye kadıncağızın adı uğursuza çıkaro hem de öylesine ki Yahudi kaynaklı bir efsane’nin kahrama’nına eşdes gösterilir. Bu efsane’ye göre Yahudi’nin biri, geceleyin gördüğü rüyasında, üç dua’sı’nın Tanrı tarafından kabul edileceği’nin kendisine bildirildiğini karısına söyler. Karısı da "Bu dua’lardan birisini bana tahsis et ve İsrail kadınları’nın en güzeli olmam için dua et" diye tutturur. Adam dua eder ve etmesiyle birlikte kadın "peri-suret" bir güzelliğe bürünüro artık dünya’nın en dilber, en şahane güzellerinden biri olmuştur. Aynada kendisini böylesine güzel görünce kocasına: "Artık bu güzellikle ben sana yakışman" dero hem de öylesine kibirli ve çekilmez bir tavır takınır ki adamcağız kahrolur, ve bu azab içerisinde karısı’nın köpek şekline sokulması için ikinci dua’sını harcar. Dileği yerini bulur ve karısı bu kez köpek kılığında ortaya çıkar. Tam o sırada dışarda bulunan çocuklar eve gelirler: "Bu köpek nedir?" diye sorupta işin iç yüzünü anladıklarında babalarından rica’da bulunurlar ve anaları’nın eski haline gelmesi için dua etmesini isterler. Onları kırmamak için adamcağız son dua hakkını kullanır ve böylece kadın’ı eski haline sokmuş olur 376. Ancak ne var ki üç dua hakkını harcamıştıro kendisi için kullanabileceği bir dua kalmamıştır. Daha doğrusu kendisine bahsedilen üç dua hakkından yararlanamamıştır. Ve işte bu olay dolayısıyle kadın’ın, koca’sını üç dileğinden mahrum bıraktığı, bu nedenle uğursuzluk kaynağı olduğu kabul edilir. Fakat Arap’lar, iki kardeş kabile arasındaki savaşa sebeb oldu diye Besus’u, yukarıdaki şekilde davranan kadından da daha uğursuz saydıkları için Yahudi’nin karısı için: "Besus’tan da uğursuz" darb-ı meseli’ni uydurmuşlardır. Din adamı, her ne kadar İslam’ın her hususta olduğu gibi ırk, renk, cins bakımından eşitlik ilkesine yer verdiğini söylemekle beraber, bu söyledikleri’nin gerçek olmayıp böyle bir eşitliğin bulunmadığını ve örneğin "abras" (ki derisi (çıld’i) alaca benekli, ya da siyah ve çirkin olanlar demektir) ve kel olanların şeriat di’ninde aşağılık, nankör ve kötü ruhlu insanlar olarak kabul edildiğini dile getirmekten geri kalmaz. Getirirken de yine şeriat masal’larından yararlanır. Buharı’nın Ebu Hüreyre’den rivayetine dayalı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarından aynen alınma su masal bunun ilginç örneklerinden biridir: "Beni İsrail’de abras, kel, kör üç kişi vardı. (Tanrı) bunları imtihan etmek istedi de onlara bir melek gönderdi. Melek abrasa geldi: -En çok neyi seversin? dedi. Abras: -Güzel renk (ve sima), güzel ten ve (nermin vücud). Çünkü halk beni çirkin görüyor, (benden iğreniyor) dedi. (...) Melek abrasın vücudunu sivadı. Ondan bu çirkin manzara gitti de ona güzel bir sima, güzel bir ten verildi. Bundan sonra Melek ona: -En çok hangi mali seversin? diye sordu. Abraslıktan kurtulan kişi: -Deveyi! dedi, yahut da sığırı, dedi. Deve isteyene on aylık bir gebe bir deve verildi. Bunun üzerine Melek ona: -Bu deve mübarek (ve bereketli) olsun! diye dua etti. (Sonra) Melek başı kel, (saçsız) kişinin ya’nına vardı. Ona da: -En çok neyi seversin? diye sordu. O da: -Güzel saç isterimo su kellik benden gitsin! Her kes benden iğreniyor- dedi... Melek onun başını sıvadı da ondan kellik gitti. Ve güzel bir saç verildi. Melek: -En çok hangi mali seversin? diye sordu. O da: -Sığırı severim, dedi. Ona gebe bir sığır verildi. Ve ona: -Bu sığır sana mübarek olsun! diye dua etti. Melek korun yanına da geldi. Ve: En çok neyi seversin? diye sordu. O da: -Allah gözümü bana iade buyursun da ben de onunla insanları göreyeim, dedi. (...) Melek O(nun gözünü) sivadı da Allah ona gözünü iade buyurdu. Melek kore: -hangi mali seversin? diye sordu. O da: -Köyünü severim, dedi de Melek ona kuzulu bir koyun verdi. Bir müddet sonra deve ve sığır sahipleri’nin devesi ve sığırı yavruladı. Köyün sahibi’nin de köyünü kuzuladı. Bu suretle deve isteyen kişinin bir dere dolusu devesi oldu. Sığır dileyen kimsenin de bir dere dolusu sığırı oldu. Köyün ihtiyar eden (kör kişinin) de bir vadi dolusu köyünü oldu. Bundan sonra (günün birinde) o Melek, üç kişi ile ilk görüştüğü suret ve hey’etinde abras kişiye geldi ve dedi ki: -Ben fakir (ve garip) bir kişiyim. Yol üzeri maişet ve memleketime (dönüş olanakları) kesilmiştir. Bu günkü günde benim için muradıma nail olabilmek ancak evvela Allah’ın inayetiyledirö sonra senin. Şimdi ben, sana güzel bir renk, güzel bir vücud ve bir çok mal veren Allah rızası için senden bir deve isterim ki, bu seferimde onun üzerinde muradıma ve vatanıma erişebileyim. Bunun üzerine bu eski abras ona: -İyi amma hak sahipleri (isteyen fakirler) çoktur. (Her gelen dilenciye bir deve vermek işime gelmez) dedi. Melek de ona: -öyle sanıyorum ki ben seni tanıyacağım. Sen halkın iğrendiği abras kimse değil misin? Sen fakir idin de bu mali sana Allah vermişti, dedi. Bu eski abras Melege: -Hayır, ben bu mala atadan ataya intikal ederek varış oldum, dedi. Melek de ona: Eğer sen bu iddianda yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin! dedi..." 377 Yukarıdaki öykü’nün geri kalan kısmını özetlemek üzere belirtelim ki Melek, daha sonra kel iken kelliği giderilen kişiye gelir ve kendisini acındırarak yardım diler. Fakat kel kişi, tıpkı abras gibi, bir takım özürlerle dileği red eder. Melek de ona bed-dua eder. Ve nihayet Melek gözleri kör iken körlüğü giderilen kişiye gelir ve kendisinden yardım ister. Körlükten kurtulan kişi: "(Gerçekten) ben (kör) idim. (Tanrı) gözlerimin nurunu iade buyurdu. Fakir idim. Allah beni gani kıldı. (İşte koyunlarım) dilediğin kadar al" der. Bunun üzerine Melek: "Malını (tamamen) muhafaza et! Allah sız(ın ucunuz)u imtihan etti de Allah senden razı oldu. İki dostun (abras’la kel) de Allah’ın gazabına uğradılar" der 378. Söylemeye gerek yoktur ki bu masal, lekeli ve siyah derili kişi ile kel kişinin "nankör" olduklarını, kendilerine yapılan bir iyiliği bilmezlikten geldiklerini, fakirlere yardımdan çekindiklerini, yani kısacası kötü bir davranışta bulunduklarını anlatmak için uydurulmuştur. Ancak ne var ki bu kötülük, "abras" ya da "kel" olan kimselere özgü bir şey imiş gibi gösterilmiştir. Oysa ki bu kişilerin "abras" ya da "kel" oluşları da Tanrıdan gelme bir şeydir. Din adamı, bir yandan bu masal’ı anlatarak bu kişilerin kötü davrandıklarını sergilerken, diğer yandan "iyi" ya da "kötü" davranışların Tanrıdan gelme olduğunu anlatmak için: "Allah kimi saptırırsa... ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın" (K. 18 Kehf 17) ya da "Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır... Kimleri de saptırırsa artık onlar için Allah’ın katında dost bulamazsın" (K. 17 İsra 97) ya da "Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi" (K. 16 Nahl 9) şeklindeki (ya da benzeri nice) ayet’leri sergiler. Böylece yukarıdaki masalda "nankör" davranış olarak belirlediği şeyi, farkında olmadan, Tanrıdan gelme şey niteliğine sokmuş olur. Din adamı’nın insanlarımıza bellettiği yukarıdaki masal’ı akıl süzgecinden geçirecek olursak varacağımız sonuç şu olur ki Tanrı, insanları eşitsizlik üzere dilediği nitelikte (yani iyi ya da kötü, cimri ya da cömert, vs..) ve dilediği biçimde (yani güzel, çirkin, beyaz, siyah, abras, kör vs...) yaratmakta ve sonra da bu eşitsizliğin acısını, en insafsız bir şekilde onlardan çıkarmaktadır. Din adamı’nın elinde Süleyman "peygamber" ile ilgili olarak Kur’an’ın Neml Süresi’nde yer alan bir "kıssa" vardır ki müslümanlığı yayma araçlarından biri olarak kullanılır. Bu öykü, Davud "peygamber’e" varış olan Süleyman "peygamber"‘in kuş dili ile kuş’lara ve karınca dili ile karıncalara hitab edişi, çin’lerden ve kuş’lardan oluşan ordusu ile Sebe Melikesi’nin bulunduğu ülkeye gidişi, Sebe Melikesi’ni müslüman edişi ile ilgilidir. Din adamı’nın Kur’an’ın, Neml Süresi’nden (16 ila 44.cu ayet’lerinden) naklen bildirdiği aynen şöyle: " 16. Süleyman, Davud’a varış oldu: -’Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize herşeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur- dedi. 17. Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil olan ordusu toplandı. Hepsi toplu olarak gidiyorlardı. 18. Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca -Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman’ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin- dedi. 19. Süleyman onun sözüne hafifçe güldü ve -Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde, hoşnud olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi kullarının arasına köy- dedi. 20-21. Süleyman kuşları araştırarak: -Hudhud’u niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı?Bana apaçık bir delil getirmelidirö yoksa onu ya şiddetli bir azaba uğratırım, yahut keserim- dedi. 22-26. Çok geçmeden Hudhud gelip Süleyman’a: -Senin bilmediğin bir şeyi öğrendimo sana Sebe’den gerçek bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldumo onun ve milleti’nin Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm... şeytan kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkomuştur...- dedi. 27. Süleyman şöyle söyledi -Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız-. 28. -Şu yazımı götür, onlara at, sonra bir yana çekil, varacakları sonuca bak..." Hudhud kuşu Süleyman’ın emrini yerine getirir. Sebe melikesi mektubu alınca: "34-35. Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimseleri aşağılık yaparlar... Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım" der. Süleyman hediye’yi geri çevirir ve: "36-37.... And olsun ki onlara güç yetiremiyecekleri bir ordu ile gelir onları oradan alçalmış olarak çıkartırım" der ve devam ederek: "Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçe’nin tahtını yanıma getirebilir?"" der. "39. Cinlerden bir ifrit -Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, eminim ki buna gücüm yeter" der. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: "40. Bu şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sinayan Rabbimin lütfundandır" der ve adamlarına: "41. Tahtını onun tanımıyacağı hale getirin, bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tanımayacak mı?" der. Sebe melikesi geldiğinde: "42. Senin tahtın böyle miydi? denildi. O da: -Sanki odur, daha önce bize bilgi verilmişti ve teslim olmuştuk- dedi. Melikeyi o zamana kadar alıkoyan, Allah’tan başka taptığı şeylerdi, çünkü kendisi inkarcı bir millettendi. 44. Ona -Köşke gir- dendio salonu görünce, onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleyman: -Doğrusu bu camdan yapılmış mücella bir salondur- dedi. Melike: -Rabbim! Şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum- dedi...". 379 Yukarıdaki öykü’nün aklı dışlayan niteliği’nin eleştiri konusu yapılacağını düşünen bazı din adamları, yine gerçeği saptırırlar ve "karıncalar" sözcüğünün "micazi" anlamda olmak üzere kullanıldığını, bununla anlatılmak istenen şeyin "Arap orduları" öldüğünü, "kuşlar" deyimi’nin "sipahiler" anlamına geldiğini, "Hudhud" un sadece bir ad olduğunu, "cinler" sözcüğünün "yabancı ordular" anlamına geldiğini söylerler ve bunu söylemekle kendilerini biraz daha gülünç duruma getirirler. Çünkü sakıncalı olan şey belletilenlerin "micazi" anlam taşıması değil fakat kişiyi akılcı düşünce yeteneğinden yoksun kılmasıdır. Kendileri bu tür öykülerle eğitildikleri için, bunları belletirken insanlarımızı nasıl bir beyin yapısı ile şekillendirdiklerini farketmezler. "Kıyamette" (hesap gününde) olacak şeyler konusunda müslüman kişiyi etkilemek üzere din adamı’nın elinde sayısız denecek kadar çok "masal" cinsi malzeme vardır ki aklı şaşırtmağa ve kişiyi dehşete düşürmeğe yeterlidir. "Boru’ya üfürüldüğü" gün göklerin yarılacağı, durulup kaldırılacağı dağların pamuk gibi atılacağı, ikinci üfürüste insanların dirilip kalkarak birbirlerine şaşkın şaşkın bakacakları ve hesap vermeğe çağırılacakları, vb.... hep bu malzeme’nin kısımlarıdır. Kişinin Tanrı huzuruna gelişi ve inkarcıların Cehennem’e atılışı ile ilgili olarak din adamı’nın söyledikleri hakkında kısaca fikir edinmek gerekirse: Kişinin sağında ve solunda iki alıcı melek, gözcü olarak onun söylediği her sözü deftere kaydetmişlerdir (K. 50 Kaf 17-18). Boru (Sür’a) üfürüldüğü zaman her can, kendisiyle beraber sürücüsü ve "şahid’i" bulunduğu halde Tanrı katına gelir (K. 50: 21) . Tanrı: "Ey sürücü ve şahid! Her inatçı inkarcıyı... cehenneme atın, onu çetin azaaba sökün" diye buyurur (K. 50: 24-26) . Tam bu sırada inkarcı’nın ya’nında bulunan şeytan: "Rabbimiz! ben onu azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklıktaydı" der (K. 50: 27). Fakat Tanrı tartışmaya fırsat vermez ve: "Benim katımda çekişmeyino size bunu önceden bildirmiştim. Benim katımda söz değişmez. Ben kullara asla zulmetmem" der (K. 50: 28-29). İnkarcı kişi cehennem’e atılır. Bu işler bu şekilde sürüp giderken Tanrı Cehennem’e sorar: "Doldun mu?" . Doldu ise ne olur bilinmez, fakat Tanrı’nın bu soru’suna Cehennem yanıt verir: "Daha var mı?" (K. 50: 30). Yer olduğuna göre inkarcıların cehenneme atılmasına devam olunur. Fakat Tanrıya karşı gelmekten sakınmış olanlara da bu arada Cennet gösterilir ve şöyle denir: "İşte bu cennet, Allah’a yönelen, O’nun buyruklarına (baş eğen), görmediği Rahman’dan korkan, Allah’a yönelmiş bir kalble gelen sizlere, hepinize söz verilen yerdir. Oraya esenlikle girino işte sonsuzluk günü budur" (K. 50: 32-35). Ancak ne var ki inananların Cennet’e ve inkarcıların Cehennem’e atılacaklarını yukarıdaki şekilde anlatan din adamı’na karşı hiç kimse çıkıpta: "Pek iyi ama kişilerin kalblerini açıp onları Tanrı buyruklarına doğrulta’nın, yani müslüman yapa’nın, ya da kalblerini dar kılıp kafir (inkarcı) kıla’nın Tanrı olduğunu söyleyen ve söylerken Kur’an ayet’lerini (örneğin En’am Süresi’nin 125çi ayeti’ni) örnek veren şen değil miydin? O halde nasıl olur da şimdi inkarcıların cehenneme gireceklerini söylersin? " diye bir itirazda bulunmaz. Çünkü din adamı onu tartışma yapamayacak duruma sokmuştur. DİN ADAMLARI - BÖLÜM12 Din Adamı İnsanlarımızı Rüya Tabirleriyle İş Görmeğe Alıştırır Din adamı’nın şeriat kaynaklarına dayalı olarak anlatmasına göre rüya iki çeşit’tir: ya Tanrıdan gelir ya da şeytan’dan. Tanrıdan gelen ru’ya’ya "Rüya-yı saliha" adı verilir ki bu, "gönülleri ilahi müjdelere ve telkinlere kavuşturucu" nitelikte olan ru’ya’lardır. "İyi" ve "hayırlı" olan bu tür rüya’ları melekler müslüman kişinin bilinç altına yerleştiriro bundan dolayıdır ki bu tür rüya görenler Tanrıya hamdetmelidirler. "Kötü" ya da "boş, hayali ve hiç bir anlamı olmayan" rüya’lar ise şeytan’dan gelmedir ve "şeytani telkin’lerden" oluşur. Bundan dolayıdır ki bu tür rüya görenler Tanrıya sığınmalıdırlaro Tanrıya sığınmak için de: "E’uzu billahi mine’s-şeytan" deyip sol taraflarına tükürür gibi üç kez "tüh" demelidirler. Bu suretle şeytani hakir kılmış ve kaçırtmış olurlar ve ancak bu suretledir ki o rüya’nın "şerrinden" kurtulmuş olurlar, yani zarar görmezler. Bunun böyle olduğunu anlatmak için din adamı Muhammed’in şu sözlerini tekrarlar: "Sizden biriniz sevdiği bir rüyayı görürse bilsin ki, o, Allah tarafından (telkin)dir. Rüya sahibi bu rüya’sı üzerine Allah’a hamdetsin ve başkalarına da söylesin. Buna aykırı hoşlanmadığı bir rüya gördüğünde de muhakkak ki, bu rüya da şeytandandır. Bu halde de rüya sahibi rüyası’nın şerrinden Allah’a sığınsın ve rüyasını kimseye söylemesin. Bu surette o rüya sahibine zarar vermez". (Sahih-i... Cilt Xİİ, sh. 274. Hadis no. 2102) Din adamı’nın Arap kaynaklarından naklen bildirmesine göre Muhammed, kendi yaşamı süresince rüya tabiri yolu ile iş görmüştür. Her ne kadar Ebu Bekir ve ömer b. Hattab gibi en çok güvendiği bazı kimselere ara sıra rüya tabir etme izni vermekle beraber genel olarak bu yetkiyi, kendi "peygamberliği’nin" bir "işareti" sayarak kendisinde tutmuştur. Başkaları’nın ru’ya’larını tabir etmekten zevk aldığı gibi asıl kendi gördüğü rüya’ları halka anlatarak yorumlamaktan ("tabir" etmekten) hoşlandığı söylenir. Çoğu zaman sabah namazından sonra halktan kişilere gördükleri rüya’ları sorar ve onların bu rüya’larını "tabir" ederdi. Fakat rüya tabir’ını asıl kendi işleri açısından önemli bulurdu. Şu bakımdan ki gerçekleştirmek istediği bir işi o ise uygun bir rüya ile yapar ya da yaptırırdı. örneğin taraftarlarını savaşlara sürüklemek için ( tıpkı Uhud savaşında olduğu gibi) ya da geleceğe ait bir şeyin olacağını haber vermek için (tıpkı Mekke’yi fethetmeden önce Mekke’de hacc farizesini yerine getireceğini söylemesi gibi) gördüğü rüya’ları "tabir" (yorumlama) yolunu seçerdi. Rüya’ları’nın Tanrıdan gelme olduğunu anlatmak maksadıyladır ki Kur’an’a şu tür ayet’ler koymuştur: "And olsun ki Allah, peygamberi’nin rüyası’nın gerçek olduğunu tasdik eder" (K. 48 Fetih 27). Kendisinden önce gelen "peygamberlerin" de rüya tabiri yolu ile iş gördüklerini söyler, İbrahim’i ya da Yusuf’u örnek verirdi (Bkz. K. İbrahim 105o Yusuf 5. ). İslam kaynakları’nın bildirmesine göre Ühüd seferi, Taif kuşatması ve Hudeybiye seferleri sırasında hep rüya tabir ederek karar almaya çalıştığı anlaşılmaktadır. örneğin hicret’in üçüncü yılına tesadüf eden Uhud savaşı başlamadan önce Küreys’e karşı meydan savaşı vermek ya da Medine içinde kalıp savunma taktiği izlemek konusunda müslümanlar arasında görüş ayrılıkları doğmuştu. Bazı kimseler Medine dışına çıkıp meydan savaşına geçilmesine, buna karşılık Abdullah bin ubeyy gibi önemli bazı kimseler de Medine içinde kalıp düşmana karşı savunma savaşı verilmesine taraftardılar. Muhammed bu konuda kararsız olmakla beraber Abdullah b. ubey’in görüşüne eğilimli olarak şöyle konuşur: "Ben (rüyam’da bana ait) inekler gördüm ve bunu hayıra yordum. Fakat kılıcımın çalım yerinden kırıldığını ve elimi sağlam bir zırh içine soktuğumu gördüm. Bu zırhı Medine diye yorumladım. Eğer siz Medine’de kalarak onları indikleri yerde bırakmayı uygun uygun bulursanız, onlar indikleri yerde çok kötü bir durumda kalırlar" 380. Daha başka bir deyimle, gördüğünü söylediği rüy’a’yı yorumlamak suretiyle Medine içinde kalıp savunma taktiği izlenmesine taraftar bulunduğunu anlatmak istemiştir. Fakat buna rağmen meydan savaşına taraftar olanların görüşüne yer vererek Medine dışına çıkılması yolunu seçmiştir. Bilindiği gibi Uhud savaşı Küreys’lilerin zaferi ile sona ermiştiro müslümanların yenilgisi meydan savaşı taktığine gidilmesindendir. Yenilgi üzerine kendi taraftarlarına: "Ben size meydan savaşı vermeyelim, Medine’de kalarak saldırdıkları zaman onlara karşı savaşalım, diye demedim mi?" şeklinde konuşmuştur. Bundan şu sonucu çıkarmak mümkündür ki rüya tabirine başvurmakla, muhtemel bir yenilgi’nin sorumluluğunu başından atma siyasetini gütmüştür. Din adamı’nın İslam kaynaklarından naklen anlatmasına göre hicret’in altıncı yılında cereyan eden Hudeybiye olayı sırasında da Muhammed tarafından buna benzer bir taktiğin izlendiği görülür. Taraftarlarını Hudeybiye seferine çıkarabilmek için ru’ya’sında hacc farizesini yerine getirmek üzere Mekke’ye gideceğini, ve Ashab’dan bazıları’nın başlarını tıraş ettiklerini, saçlarını kestiklerini gördüğünü ve bu rüya’nın Tanrıdan gelme "salih ve sadık" bir rüya olduğunu söyler. Bunu duyan taraftarları, 1500 kişilik bir yığın halinde kendisine katılıp yola çıkarlar. Fakat Mekke’lilerin şiddetli direnmesi karşısında Muhammed Hudeybiye andlaşmasını yapma zorunluğunda kalır. Andlaşmaya göre müslümanlar, hacc farizesi maksadiyle Mekke’ye bir yıl sonra girebileceklerdir. Bu sonuç karşısında hayal kırıklığına uğrayan müslümanlar, Muhammed’e gelip: "Hani Mekke’ye girecektik, bu rüya nerede?" diye sorarlar. Bunun üzerine Muhammed, yakın bir gelecekte zafer sağlanacağına dair Tanrı’nın kendisine şu ayet’i gönderdiğini söyler: "And olsun ki Allah, peygamberi’nin ru’yaşı’nın gerçek olduğunu tasdik eder. Ey inananlar! Siz, , Allah dilerse, güven içinde başlarınızıı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltılmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. Size bundan başka, yakın bir zamanda bir zafer verilecektir" (K. 48 Fetih 27) Görüldüğü gibi ayet, hayal kırıklığına uğramış olan müslümanları "yakın" bir zafer müjdesi ile yatıştırmağa çalışmaktadır. Bu arada Mescid’-i Haram’a (yani Ka’be’ye) gireceklerini haber vermektedirö fakat bu haberi belli bir tarih zikretmeden ve "Allah dilerse" koşuluna bağlamaktadır. Eğer gelecek yıl Mekke’ye girilemeyecek olursa bu, Tanrı’nın dilememesinden olmuş olacak ve Muhammed’e söz gelmeyecektir. öte yandan Muhammed, giderek güçlenmekte olduğunu bildiği için, nasıl olsa bir gün Mekke’yi alacağını düşünerek yukarıdaki ayet’e "Size... yakın bir zamanda bir zafer verilecektir" tümcesini eklemiştir. Din adamı’nın söylemesine göre bu tümce, Hayber seferine atıf’tır. Nitekim Muhammed, o tarihde durumu son derece zayıflayan Hayber Yahudilerine karşı saldırıya geçerek önemli bir zafer sağlamış ve böylece taraftarlarını rüyası’nın doğru olduğuna inandırmıştır 381. Yine din adamı’nın Arap kaynaklarından naklen bildirmesine göre Muhammed, kendisine rakib olarak ortaya çıkmak isteyen kimseleri itibardan düşürmek ve onları "sahte peygamber" diye tanımlamak için ru’ya tabiri yolu ile iş görmüştür. örneğin Esved Ansı ve Müseylime adındaki iki kişi hakkında yaptığı budur. Bunlarla ilgili olarak şöyle konuşmuştur: "Bir kere ben ru’yam’da iki kolumda iki altın bilezik gördümo bunlar kadın zineti olduğu için bu rüyam beni kederlendirdi. Sonra rüyam’da bana bu bilezeklere üflemekliğim vahy olundu. Ben de bunlara üfledim. Bunların ikisi de uçtu. Ben bu iki bileziği, benden sonra türeyecek iki yalancı (peygamber) ile te’vil ettim ki, bunun birisi Ansı (Esved) dirö öbürüsü de Müseylime’dir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 376) 382. Yine din adamı’nın aynı kaynaklardan naklen bildirdiğine göre Muhammed, bazı evliliklerini rüya tabirine bağlamaktan geri kalmamıştır. örneğin elli’yi aşkın bir yaşta iken 6 yasındaki Ayşe ile evlenmesini Tanrıdan geldiğini söylediği rüya ile şu gerekçeye bağlamıştır: "Ey Ayşe! Sen iki kere rüyamda bana gösterildin. öyle sanıyorum ki ben bir ipekli kumaş parçasından senin suretini görmüştüm de (Cibril tarafından) -’Bu resmin sahibi senin müstakbel zevcendir-’ denilmişti. Şimdi ben (senin yüzünden) anlıyorum ki o suret sen idin. Cibril’in o sözü üzerine ben -’Eğer şu rüyam Allah tarafından gösterilmiş ise, Allah’ın takdiri infaz buyurulur-’ diyordum". (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 79) 383 Buna benzer başkaca örnekler vermek mümkün 384. Fakat din adamı’nın söylediklerinden anlaşılmaktadır ki Muhammed, kendisi gibi müslümanların da rüya esasına göre iş görmelerini sağlamak istemiş ve şöyle demiştir: "ölümümden sonra artık peygamberlik haberleri kesilecektir. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Fakat sizler güzel rüya aracılığı ile haber alırsınız" (Sahih-i... Cilt Xİİ, sh. 276) 385. Bundan dolayıdır ki yüzyıllar boyunca İslam ülkelerinde rüya tabiri, sadece kişilerin günlük yaşamlarında değil fakat devlet kuruluşunun tüm siyasetinde de önemli rol oynayan bir kaynak olmuştur. Bilindiği gibi Osmanlı Padişahları, savaş gibi millet kaderi üzerinde etki yaratabilecek çaptaki işler hususunda dahi müneccim başı’ların kararlarına göre davranırlardı. Din Adamları - Bölüm 13 Din Adamı İnsanlarımızı Hoşgörüşüz, Acımasız Ve Kindar Ruhla Yetiştırır İnsanlarımızı katı yürekli yapabilmek için din adamı’nın verdiği örneklerden biri de Hicret’in 4.cu yılında Ebu Sufyan’ı öldürmekle görevlendirilen Amr b. umeyye Zamrı’nın, bu işi başaramadan dönerken yolda kör bir adamı vahşet denecek usullerle öldürmesiyle ilgilidir. Tabarı’nın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adlı yapıtta etraflıca anlatılan olay şöyle.: Hicret’in 4.cu yılında Muhammed, eskiden beri düşmanlık beslediği Küreys eşrafından Ebu Sufyan’ı öldürtmek üzere Amr bin umeyye Zamrı’yı görevli kılar. Amr cesur, atılgan ve "şeytan düşünceli" bir kimsedir. Muhammed onu, yanına birisini de katarak, yola çıkarır ve her ikisine de: "Mekke’ye gidip Ebu Sufyan’ı öldürünüz" diye emir verir. İki kafadar Mekke’ye giderek güya ka’be’yi tavaf ediyormuş gibi görünürler. Fakat Küreysliler Amr’ı tanırlar ve "Amr’ın hayırlı bir iş için gelmemiş ve ancak kötü bir maksatla gelmiş olduğunu teyid ederiz" diyerek Mekke’den kovalamak isterler. Amr ve arkadaşı yakalanmamak için kaçarlar ve bir mağaraya sığınarak geceyi geçirirler. Mağara’nın içinde bulundukları sırada Teym uruğundan Osman bin Malik adında biri’nin, atını sürerek mağara’nın ağzına yanaştığını görürler. Ta’nınmamak için Amr, hançerini ki’nından çıkarıp üzerine atlar ve adamcağızı memesi’nin altından hançerler. İbn Malik canhiras bir ses çıkararak can verir. öylesine ses çıkarmıştır ki Mekke ahalisinden sesini ısıtıp gelenler olur. Fakat gelenler Amr’ı ve arkadaşını bulamadan dönerler. Amr ıkı gün mağara’da kaldıktan sonra yoluna devam eder. Arkadaşını deve’ye bindirip Medine’ye gönderir ve kendisi de "Galil-i Zacnan" denen yere gelerek orada bir mağaraya sığınır. Mağara’da bulunduğu sırada Beni Diyl bin Bekir aşiretinden tek gözlü uzun boylu bir çoban’ın, sürüsü ile birlikte yanına geldiğini görür. Çoban kendisine kim olduğunu sordukta Amr, yalan söyleyerek kendisini Beni Bekir’den birisi olarak tanıtır. Çoban: "Ben de Beni Bekir’in Beni Diyl boyundanım" der ve ahbablik kurmak üzere Amr’ın bulunduğu yere yakın otururo arkası üzerine uzandıktan sonra boğazını yukarıı kaldırıp: "Ben hayatım müddetince Müslüman olmam, müslümanların dinleri ile amel de etmem" diye konuşmaya başlar. Bu sözleri duyunca Amr’ın bağnazlığı tutar ve adamı öldürmeye karar verir. Nasıl öldürdüğünü Amr’ın kendi ağzından dinleyelim: "Ben kendi kendime: -’çok geçmeden anlarsın-’ dedim. Göçebe Arap çok geçmeden uykuya daldı, horlamağa başladı. Bundan sonra ben yerimden kalkarak yanına geldim, onu kimsenin öldürmesine benzemiyen kötü bir şekilde öldürdüm. Onu öldürürken yayımın başındaki eğri yerini sağ olan gözüne dayadıktan sonra yayımın üzerine yüklendim ve demiri kafası’nın öbür tarfından çıkardım. Bundan sonra bir yırtıcı gibi mağaradan çıkarak kerkenez kuşu gibi süratle büyük yolu takip ettim. Böylece kurtulmuş oldum" 433 . Daha sonra Amr, bir süre yol alarak "Naki" denilen bir yere gelir. Orada iki Küreysliye rastlar. Güya bu kişiler Muhammed’in "hal ve hareketini" öğrenmek için gönderilmişlerdir. Onlardan birini okla öldürüro diğerini de esir alarak adamcağızın başparmağını yayı’nın kırışiyle iyice bağlar ve Medine’ye doğru yola koyulur. Vardığında doğruca Muhammed’in yanına çıkar ve olan bitenleri anlatır. Muhammed anlattıklarını zevkle dinler ve kendisine hayır dua’da bulunur 434. Daha sonra Amr’ı, Habes diyarına sefir olarak göndererek mükafatlandırır 435. Yukarıdaki örnekler doğrultusunda olmak üzere din adamı, Muhammed’in en ziyade takdir ettiği kişilerin din adına giriştikleri gadarlıkları ibret olsun için sergilemekten geri kalmaz. Pek çok sayıdaki örneklerden biri ömer bin Hattab’dir ki Arap kaynakların bildirmesine göre son derece katı yürekli, "sedit ve haşin" ve bağnaz bir kimsedir. Bu yönleriyle halkı, daha Muhammed hayatta iken, korkutmuş, yıldırmıştır. O kadar ki Muhammed onu bütün bu yönleriyle takdir ederken, karakter itibariyle şeytani bile korkutup kaçırtacak nitelikte bulduğunu söylerdi. Nitekim bir gün kadınlar, Muhammed’in yanında ömer’e, bir vesileyle: "Ya ömer! Sen tab’an Resulullah...(tan) daha sedid ve hasınsın" (yani daha sert ve katı yüreklisin) dediklerinde ömer sinirlenip karşılık vermiş ve iş tartışma şeklini alınca Muhammed araya girmiş ve ömer’e hitaben şöyle demiştir: "Sus ya ömer!...Allah’a yemin ederim ki şeytan sana hiç kavuşamazo sen bir sokağa girersen muhakkak o, senin bulunduğun sokaktan başka bir sokağa yollanır, kaçar" 436. ömer’in katı yürekliliği konusunda din adamı’nın İslam kaynaklarından naklen verdiği örnekler, birbirinden dehşet verici nitelikte şeylerdir ki bunlardan sadece ikisini nakletmekle yetinelim. Bedir savaşını kazandıktan sonra Muhammed, pek çok sayıda ele geçirdiği Küreysli esirlere ne muamele yapmak gerektiği hususunda Ashab’ına danışır. Ebu Bekir en yumuşak bir çözüm yolu tavsiye eder ki esirlerin salıverilmesidirö şöyle der: "Ey Tanrı elçisi! Bunlar senin (kendi) kavmındendir. Kendilerini sağ bırak, sabırla hareket et. Tanrı’nın onları affetmesi ümid olunur". Fakat ömer esirlerin salıverilmesine taraftar değildirö kafaları’nın kesilmesini ister. Bu nedenle şu tavsiyede bulunur: "(Tanrı) seni onların vereceği fidyeden mustagni kılmıştır... Onlar seni yalanladılar, şehirden çıkardılar (hepsi’nin) de boyunlarını vur". ömer kadar katı yürekliliği ile tanınan Abdullah bin Revaha adında biri de esirlerin yakılması için Muhammed’e şu öneride bulunur: "Ağacı çok olan bir ova (bul ve bu esirleri) bu ova’nın içine sok, ağaçları ateşe ver" 437. Yapılan bu tekliflerden ilki, yani Ebu Bekir’inki Muhammed’e cazib görünmezo çok yumuşak gelir. ömer’in teklifini seçer fakat bir değişiklik yapar ki o da "fidye" (kurtuluş parası) koşuludur. Ele geçirilmiş olan esirlerden kurtuluş parası verenler serbest bırakılacak, vermeyenlerin kafaları kesilecektir. Esirler arasında varlıklı olanlar bulunduğu için, bu suretle bol miktar para toplanmış olur. Bu paralar Bedir savaşına katılan müslümanlar arasında paylaşılıro Muhammed’ de kendisine düşen payı alır. Kurtuluş parası vermeyenlerin kafaları kesilir. ömer’in katı yürekliliği’nin asıl tüyler ürpertici bir diğer öneğini Mevlana’nın Fihi Mafih adlı yapıtında bulmaktayız ki o da farklı inançta olan babası’nın kellesini kılıçla uçurmasıdır. Olay şöyle: Henüz müslüman olmadığı bir tarihte ömer, kız kardeşi’nin evine uğradığında kardeşi’nin Kur’an okumakta olduğunu görür ve gazaba gelir. Eline kılıcını aldığı gibi Muhammed’in bulunduğu Mescid’e gider: niyeti onu her kesin gözleri önünde öldürmektir. Fakat güya mescid’e girdiği zaman Tanrı onun gönlünü değiştirir ve müslüman yapıverir. Bu "mutluluk!" içerisinde Muhammed’e şöyle der: "(Ey Muhammed!) Bundan sonra senin arkandan kimin kötü bir söz söylediğini ışıtırsem, onu sağ bırakmayıp bu kılıçla kafasını gövdesinden hemen ayıracağım". Bu sözleri söyledikten sonra Muhammed’le birlikte Mescid’ten çıkar. Tam o sırada babası’nın kendisine doğru gelmekte olduğunu görür. Yanına yaklaştığında babası kendisine: "(Ataları’nın) di’ninden döndün (müslüman oldun) değil mi?" der. Bu sözleri hem kendisi ve hem de Muhammed bakımından olumsuz bulduğu için ömer, kılıcı ile babası’nın kellesini bir vuruşta koparıro kesik başı koltuğunun altına koyarak sokaklarda dolaşır. 438. Bu ve buna benzer katı yürekli davranışları nedeniyle ömer öylesine bir şöhret yapmıştır ki, Arap kaynakların bildirmesine göre Muhammed bile: "Ey Tanrım! Benim dinimi ömer’le destekle" diye dua eder olmuş ve ona "ömer-ül faruk" lakabını uygun bulmuştur. "Faruk" sözcüğü "Kesip bitirici", ya da "Hak’kı hak olmayandan ayıran" anlamına geldiğine göre, ömer’e bu adı vermekle Muhammed, onu "kafirlerin kellelerini gövdelerinden ayıran kişi" olarak tanımlamış olmaktadır. ömer daha sonra, Ebu Bekir tarafından halifeliğe aday gösterilince halk’tan kişiler: "Çok katı yürekli, sert bir adamı başımıza musallat ediyorsuno Allah’a ne cevap vereceksin?" diye yakınmışlar fakat Ebu Bekir kararını değiştirmemiştir 439. Ancak ne var ki ömer, Ebu Bekir’in ölümü üzerine halifelik makamına gelince kendisine uygun görülen "ömer-ül faruk" lakabını haklı çıkaracak şekilde hareket etmesini bilmiştir. örneğin farklı inançtadırlar diye Yahudileri ve Hıristiyanları yerlerinden sürmüş ve ayrıca "Mecus" mezhebinden olupta kendi adetlerince evlenmiş olan karı kocaları birbirlerinden ayırtmış, sihirle uğraşanların kellelerini uçurtmuş ve halkı korkutma’nın dehşet verici yollarını bulmuştur. Bu yukarıda verdiğimiz örnekler, daha nice verilebileceklerimizden sadece bir demettir ki, din adamı’nın insanlarımızı yüzyıllar boyunca olduğu gibi bugün dahi nasıl bir katı kalblilikle, nasıl kındar ve gaddar bir ruh ile yetiştirmekte olduğunu ortaya vurmağa yeterlidir. Din Adamları - Bölüm 14 Türk’ü "Türk’e" ve "Türk" ile Ilgili Her Şeye Karşı Yabancı, Hatta Düşman Yapan Şeriat Emirleri’nın İnsafsız Uygulayıcısı Olarak Din Adamı Din adamı’nın insanlarımıza bellettiği odur ki Tanrı her ümmet’e (millet’e, toplum’a) kendi içinden peygamberler seçmiş ve kendileri’nin anlayacağı dil’den Kitab’lar vermiştir. Çünkü istemiştir gönderdiği buyruklar anlaşılsın: anlaşılsın da bu toplumlar doğru yola gelsinler. Bunun böyle olduğunu anlatmak maksadiyle de güya şöyle konuşmuştur: "Her ümmetin bir peygamberi vardır..." (K. 10 Yunus 47)o "Kendilerine apaçık anlatabilsin diye her peygamberi kendi milleti’nin diliyle gönderdik" (K. İbrahim 4). Bu doğrultuda olmak üzere önce Yahudilere Musa aracılığiyle Tevrat’ı ve Davud aracılığiyle Zebur’u indirmiş, sonra İsa’ya İncil’i vermiş en sonra da Arap’lar içerisinden Muhammed’i peygamber olarak seçmiş ve ona, kendi milleti’nin anlayacağı Arapça dilinden Kur’an’ı vermiştir. Ve güya bu kitaplar, Tanrı’nın nezdinde bulunan "Levh-i Mahfuz" dan kaynaklanmışlardır ["Levh-i Mahfuz", adı yerine "Ana Kitab", "Mahfuz Levha", "ummu’l-Kitab" deyimleri de kullanılır. Kur’an’da şöyle yazılı: "Ey Muhammed! Doğrusu sana vahyedilen bu Kitab, Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir Kur’an’dır" (K. Buruç 21-22o Ra’d 39) ] Din adamı’nın söylediği şudur ki Tanrı Kur’an’ı "apaçık bir kitab" olarak ve "Arapça" dilinde göndermiştir, çünkü istemiştir ki okuyanlar onu anlasın. Bundan dolayıdır ki: "Biz Kur’an’ı anlayasınız diye arapça okunmak üzere gönderdik" (K. Yusuf 2) demiştir. Kitabın iyice anlaşılmasını sağlamak üzere özellikle Arapça indirildiğini belirtmek için: "Ey Muhammed!, apaçık Arap diliyle uyaranlardan olman için (Ku’an’ı) cebrail senin kalbine indirmiştir" (K. 26 Suara 193-5) demiş ve bu söylediğini pekiştirmek için çeşitli benzeri ayet’ler indirmiştir (Bkz. Nahl,103o Taha 113o Ahkaf 12o Zühruf 3o Şura 7o Fussilet 3, 44o Zumer 195). Durum bu olunca akla gelen soru şudur: mademki Tanrı, kendi buyrukları’nın anlaşılması için her ümmet’e kendi içlerinden peygamberler seçip onlara kendi anlayacakları dilden "Kutsal" Kitab’lar vermek istemiştir, ve örneğin Yahudilere Musa’yı ve onların dilinden Tevrat’ı, ya da Arap’lara da Muhammed’i ve Arapça Kur’an’ı vermiştir, o halde neden acaba Türk milletine, ya da Acem milletine ya da daha önce kendilerine kitap verilmemiş milletlere aynı şeyi yapmamıştır? Madem ki maksadı insanları "doğru yola" sokmaktır ve bunu sağlayabilmek için onlara kendi anlayacakları dil ile hitab etmeyi gerekli bulmuştur, o halde neden buyruklarını Türklere "Türkçe" olarak (ya da Acemlere Acemce olarak, vb...) bildirmemiştir? Tanrı İbranca’dan ya da Arapça’dan başka dil bilmez mi ki böyle yapmıştır? Din adamı’nın bu tür sorulara verebileceği mantıkı bir yanıt yokturo bu nedenle kandırma yoluna gidip şunu der: : "Peygamberler her zaman ve her yerde kendilerine en çok gereksinim duyulan yerlerde çıkarlar. Bu gereksinim Araplarda duyulduğu için Muhammed onların arasından seçilmiştir. Fakat Muhammed sadece Arap’lara değil bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberdir ve onun ‘risaleti’ sadece Arap milletine değil fakat bütün milletlere yöneliktir. ". Bu yanıta karşı şunu söylemek mümkün: "Pek iyi ama peygamberlere gereksinim Arap’ toplumunda duyulur da, kendilerine kitab verilmeyen diğer toplumlarda neden duyulmaz? Ve neden Tanrı Yahudilere ve Hıristiyanlara daha önce elçiler ve kutsal kitaplar gönderir de diğer toplumlara göndermez? öte yandan Kur’an’da, bu kitabın Arap’ları ve hatta sadece ‘şehirlerin anası’ (Mekke) halkını ve çevresindekileri uyarmak için gönderildiği yazılı değil mi (K. En’am 92, Şura 7)? O halde nasıl olurda bütün insanlara gönderilmiş sayılır?..." Din adamı’nın buna karşı başvuracağı kurnazlık Mekke’yi İslamiyetin "evrensel ruhani merkez"i olarak göstermek, Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş olduğuna dair ayet’leri sergilemektir, ki bunlardan biri şöyledir: "Ey insanlar! Size Rabbi’niz tarafından delil geldi, size apaçık bir ışık"(kitap) indirdik" (K. Nisa 174) . Oysa ki gerçek bu değildirö çünkü Muhammed, az önce değindiğimiz gibi, ilk başlarda kendisini, sadece Arap’ların peygamberi olarak görmüş ve göstermiştir. Aklı’nın kenarından bütün insanlara gönderilmiş olduğu fikri geçmemiştir. Fakat zamanla (özellikle Medine’ye hicret ettikten sonra) çete saldırıları ve savaşlar yolu ile paraca ve silahça güçlenmeye başlayınca diğer toplumları da egemenliği altına alma siyasetine yönelmiştir. Konu ayrıca ele alınacak kadar geniş nitelikte olduğu için burada fazla durmayacağız. Fakat Muhammed’in ve Kur’an’ın bütün insanlara gönderildiğini bir an için kabul etsek bile bu faraziye Kur’an’ın Arapça dilinde indirilmiş olması sorununa çözüm sağlamazo aksine içinden çıkılamaz bir durum yaratır. Çünkü Arapça dilinden yazılmış bir kitabın bütün insanlar tarafından anlaşılamayacağı aşikardır. Buyrukları’nın insanlar tarafından apaçık bir şekilde anlaşılmasını isteyen bir Tanrı’nın, Arap’tan gayri toplumlara Arapça dilinden Kur’an göndermesi düşünülemez. Hele Tanrı’nın Yahudilere kendi anlayacakları dilden Kitab verdiği kabul ediliyorsa, başka milletlere (örneğin Türklere, Acem’lere, vb... ) bu usulü uygulamaması elbetteki söz konusu edilemez. Fakat her ne olursa olsun bizim din adamlarımızın değişmez inancı şudur ki Kur’an Arapça olarak gönderilmiştir ve Arapça okunmalıdır. Bundan dolayıdır ki Kur’an’ın indirilişiyle ilgili ayet’leri genellikle "Arapça okunmak üzere" gönderilmiş gibi gösterirler. örneğin Yusuf Süresi’nin ilk iki ayet’ini şöyle çevirmişlerdir: "Biz (Kur’an’ı), anlayasınız diye Arapça okunmak üzere gönderdik" (K. Yusuf 1-2). Benzeri diğer ayet’lerde de (örneğin Taha 113o Fussilet 3o Şura 7o Zühruf 3) çeviri’nin böyle olduğu görülmekte. Konuyu derinlemesine inceleyen büyük dinbilgini Turan Dursun’un ortaya vurduğu gerçek şudur ki söz konusu çevirilerin "Arapça okunmak üzere gönderdik" şeklinde değil fakat "Arapça Kur’an olarak gönderdik" şeklinde yapılması gerekirdi, çünkü Kur’an’ın Arapça aslında bu tümce "Kur’an’en Arabiyye" dir 460 * . Bu sık seçilmiş olsaydı Kur’an’ın Türkçe’ye çevirisi "Kur’an" yerine geçebilir ve Türkçe çeviri ibadet için (örneğin namaz için ) yeterli görülebilirdi. Bu sayede insanlarımız Kur’an’ın içeriği ve hükümleri’nin kapsamı hakkında fikir edinebilirler, bunları akıl kıstasına vurup eleştirebilirler ve muhtemelen gerçeklere giden yolun şeriat değil fakat akılcılık olduğunu anlayabilirlerdi. Ancak ne var ki din adamlarımız hiç bir zaman bu fırsatı değerlendirme yoluna gitmemişlerdir. Her ne kadar Ebu Hanife ve Abdullah İbn Mes’ud gibi sayıları az da olsa bazı kaynaklar Kur’an çevirisi’nin namaz için yeterli olduğu görüşünde bulunmuşlarsa da, din adamlarımız bu olasılığa dahi yer vermemişlerdir. Bununla berabere "aydın" görüşlü din adamı (ya da din "bilgini!") kılığında görünmek isteyenler, akla ve mantığa ters ve fakat oldukça kurnaz bir çözüm yolu bulmuşlardır ki o da Kur’an’ı bazan Türkçe "mealinden" ve bazan da "Arapça aslından" okutmaktır. Bu görüş taraftarlarına göre eğer bir kimse ibadet için ya da ölen kişinin ruhu için Kur’an okuyacaksa, Arapça aslından okumalıdır. Yök eğer kendisi için okuyorsa Türkçe "mealinden" okumalıdır ki anlayabilsino çünkü anlamadan okuma’nın faydası yoktur. Şöyle derler: "Bir müslüman kendisi için Kur’an okuyorsa, anadilinde okur. Anlamadığı mesajın öna faydası olmaz çünkü..." 460 ** . Bunu derken, hani sanki Tanrıya: "Kur’an’ı Arapça gönderdin ama, bir Türk’e yabancı bir dille söylenir mi?" diyerek, farkında olmadan, ders verir gibi bir tutum takınmışa benzerler. Daha doğrusu Tanrıyı, Arapça bilmeyen halklara Arapça Kur’an vererek anlayama yacakları dilde mesaj göndermek, ya da bu halkları ille de Arapça öğrenmeğe zorlamak gibi suçlu bir durumda kılarlar. Şu bakımdan ki Kur’an’da: biraz önce belirttiğimiz gibi, "Kuşku yok ki Biz,... anlayasınız diye Kur’an’ı Arap diliyle meydana getirdik" (K. Zühruf 3)o "Biz bu Kur’an’ı yabancı bir dille ortaya koysaydık...-’Bir Arap’a yabancı dille söylenir mi?-’ derlerdi" şeklinde ayet’ler vardır ki tartışmaya müsait değildir. öte yandan Kur’an’ın ibadet maksadiyle ya da ölen bir kişinin ruhu için okunması halinde mutlaka Arapça aslından okunması gerektiği kanısındadırlar. Daha başka bir deyimle ibadet için ya da ölen biri’nin ruhu için okunan Kur’an’ı anlamağa gerek olmadığı, çünkü anlamakla bir yarar sağlanmayacağı kanısındadırlar. Pek iyi ama anlamadan bir işi görme’nin, hele ibadet etme’nin, insan şahsiyeti’nin haysiyeti ve özgürlüğü ile bağdaşır bir yönü olabilir mi? Söylediği şeyin ne olduğunu bilmeden Tanrıya dua eden, tapan bir insan Tanrıya layık bir varlık sayılabilir mi?Böyle bir durumda kişinin papağandan farkı olabilir mi? .Eğer Tanrıyı "Yüce" bir "Yaratan" olarak kabul ediyor isek, hiç böyle bir Tanrı, kendi yarattığı insanların bilinçsiz şekilde ve söylediklerinden habersiz olarak kendisine ibadet etmesini uygun bulabilir mi? İbadet dediğimiz şey nedir ki? Tanrıya yalvarmak, dilekte bulunmak, tapmak değil mi? Bu işler nasıl yapılır? Genellikle sözle, değil mi? Söylediği’nin ne olduğunu bilmeden kişi Tanrıdan nasıl dilekte bulunabiliro ona nasıl şükran sunabilir?. Görülüyor ki şeriatçılarımız ve din adamlarımız, Kur’an’ı ille de Arapça okutacağım diye akla ve mantığa meydan okurcasına insanlarımıza "Kur’an’ı kendin için okuyacaksan, Türkçesinden oku" diye taviz verdikten sonra "İbadet için okuyacaksan Arapçasından okumalısın" diyerek kandırma peşindedirler. Her zaman tekrar ettiğim gibi şeriatçı’nın kendine özgü bir mantığı vardır ki akılcı mantıkla bağdaşmaz. Türkiyemiz şimdi akılcılığa meydan okuyan bu kişilerin saldırısına uğramış, basına neler geleceğinden habersiz beklemektedir. Oysa ki başka dinlerin din adamları, bundan yüzlerce yıl önce Tanrıyı kendi toplumları’nın dili ile konuşur göstermişlerdir. örneğin Almanya’da Luther’in yaptığı bu olmuştur. Bu sayededir ki Alman dili’nin gelişip oluşmasına , Alman miliyetçiliği’nin doğmasına vesile olmuşlardır. DİN ADAMLARI - BÖLÜM 15 İnsanlarımızı, Farklı Din ve Inançtakılere Karşı Düşman ve Hoşgörü’den Yoksun Kılan Şeriat Verileri’nın Belleticisi Olarak Din adamı. Orta Çağ boyunca Batılı din adamları’nın din adına giriştikleri bağnazlıkları, cinayetleri, kötülükleri ve sahtelikleri bizim kendi din adamlarımızın geçmişteki davranışlariyle kıyaslamak hangi taraf için daha iyi bir not verdirir, bilinmez! Görünüş Batılı din adamı’nın aleyhine gibidir. Fakat matbaa’nın memlekete girmesine ikiyüz küsur yıl boyunca engel olan, deli Mustafa gibi bir padişah’a "yücelik" fetvası veren, genç Osman faciasını körükleyen, Murat İV zama’nında zorbalar isya’nını fetva ile destekleyen, deli İbrahim’i "keramet sahibi" gösterip daha sonra katline karar veren, halkı ağaların zulmü altında inleten, dine aykırıdır diye rasathane yıktıran, askeri reformlar da dahil olmak üzere her türlü yeniliğe karşı koyan, Mustafa III gibi Padişahların büyü usulleriyle devleti yönetmesine yardımcı olan, veba hastalığı gibi halkı kırıp geçirici musibetlere karşı tedbir alınmasını İslam’a aykırı sayan, Padişah’lara kardeş kanı akıttıran ve saymakla bitmeyecek buna benzer nice kötülüklere çanak tutan ve bu yetmiyormuş gibi bir de Arap’ların Türklere ve diğer milletlere karşı din adına giriştikleri insanlık dışı vahşeti alkışlamayı ve bu olayları İslam tarihi diye okutmayı ma’rifet sayan din adamlarımızın yaptıklarını, Batılı din adamları’nın yaptıklariyle birlikte terazi’nin kefelerine koymak belki dengeyi sağlayacaktır 461. Fakat Türk din adamı’nın bağışlanamayacak olan suçu, sadece bu kötülüklerde bulunması, ya da sadece kendi toplumunu benliğinden, dilinden, eski güzel geleneklerinden ve niteliklerinden ve tarihinden yoksun kılması değil fakat bir de insanlarımızı farklı din ve inançtan olanlara karşı düşman yapması, genel olarak insan sevgisinden, insan varlığı’nın değeri duygusundan uzaklaştırması, hoşgörü yoksunu kılması, daha doğrusu şeriat’ın bu doğrultudaki verileriyle yoğurmasıdır. Sık sık belirtmeye çalıştığımız gibi farklı din ve inançtaki insanları "kafir" diye tanımlayan, onlarla ilişkiyi "kafirlik" sayan, onlara karşı "cihad" açılmasını saptayan şeriat emirlerini ele alıp yeren olmamıştıro Tanrı’nın bu tür emirler vermeyeceğini söyleyen çıkmamıştır. Bugün dahi din adamlarımız, tıpkı diğer şeriat ülkelerinde olduğu gibi, "İslam’dan gayri bir dine bağlı olanlar sapıktırlar" şeklinde ya da "kafirlere" karşı saldırganlığı öngören şeriat verilerine sarılmışlardır. Oysa ki şeriat demek insan denilen varlığın ruhundaki insan sevgisini yok eden sistem demektir. "İnsan" derken, dini, dili, ırkı, cinsi ne olursa olsun soyut (mücerret) anlamda bir varlık gelmelidir aklımıza. Ancak ne var ki şeriat dini, başta ana, baba, kardeş gibi yakınlar olmak üzere farklı din ve inançta olanları ayrı ve düşman bir dünya’nın insanları sayaro onlarla her türlü ilişkiyi yasaklamak ya’nında genellikle onlara karşı şiddet ve saldırı usullerini uygular. Çeşitli yayınlarımızda ya da bu kitabımızın çeşitli bölümlerinde değindiğimiz gibi şeriat dini, yeryüzü insanlarını, din ne inanç farkı esasına göre Dar-ül İslam ve Dar-ül harb diye ikiye ayırmış, birincileri ikincilere "cihad" açmakla görevlendirmiş, eğer "müşriklerden" işeler öldürmeğe (örneğin Tevbe Süresi’nin 5.çi ayet’i), yök eğer "Kitab ehli" işeler "çizye" (kafa parası) vermeğe ve ikinci sınıf insan muamelesinde bulunmaya zorlamıştır (örneğin Tevbe Süresi 29.cu ayet’i). Her ne kadar Dar-ül İslam’ da yaşayanlar (yani müslümanlar) arasında da eşitsizlikler yaratmakla beraber (örneğin erkeklerin kadınlara üstünlüğü, ya da Arap’ların Arap olmayanlara üstünlükleri, vs gibi) müslümanlar arası "kardeşlik", "dayanışma", "yardımlaşma" gibi hususlara yer vermiş (Bkz. Hucurat 100o Hicr 88) 462 fakat bu öğeleri müslüman olmayanlar bakımından öngörmemiştir. Daha başka bir deyimle şeriat sisteminde tüm insanlar arası kardeşlik sevgi vb... diye bir şey yoktur. Şeriat sisteminde insanlar arası sevgi ya da düşmanlık, sadece din kıstasına göre oluşan şeylerdirö insan’ı "insan" varlığı olarak sevmek ve "kardeş" bilmek diye bir şey söz konusu değildir. "Sevgi" ve "Kardeşlik" sadece müslüman olanlar arasında söz konusuduro bu nedenle "kardeşler" dargın ise onları barıştırmak gerekir. Bu anlamda olmak üzere Kur’an şöyle der: "Şüphesiz mu’minler birbiri ile kardeştirler. öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin..." (K. 49 Hucurat 10). Müslüman olmayana karşı ise tam bir yabancılık, uzaklık, daha doğrusu düşmanlık ortamı oluşturulur. Nitekim 21.yüzyıla girmek üzere bulunduğumuz bu dönemde laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı: "İslam’dan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık içerisindedirler" 463 diye fetvalar yayınlar ve halkımıza bu fetva’ların kaynağı olan şeriat verilerini belletir. Bu veriler arasında Kur’an’ın: "İslam’dan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık ve ziyan içindedirler" (K. 3 İmran 85) ya da: "Kesin olarak Tanrı katında (gerçek) din, yalnızca İslam’dır" (K. 3 İmran 19) şeklindeki ya da benzeri ayet’leri ve bu doğrultudaki nice hadis hükümleri bulunur. Bunun yanında bir de "müşrik’lerin" (yani Tanrıya eş koşanların) ya da Tanrı fikrine sahip olmayanların öldürülmeleri gereğini öngören emirler yer alır ki, eğer uygulamaya kalksak, şu son 2500 yıllık süre boyunca insanlığın gelişmesini ve uygarlıkların doğmasını sağlayan kimseleri (örneğin Aristo’dan Bertrand Russell’a gelinceye kadar her büyük insanı) ikinci bir kez öldürmemiz gerekecektir. İslam’ın Ehl-i Kitab’a (yani Yahudilere ve Hıristiyanlara, vb...) yasama hakkı ve güvenlik tanıdığı iddia olunur, ki doğrudur. Ancak ne var ki bu hak ve güvence, onları ezik ve ikinci sınıf "yaratıklar" durumuna düşürmek bir yana, fakat her şeyden önce onlara karşı "cihad" açmak, onları islam’a çağırmak ve eğer çağırıyı kabul etme yeçek olurlarsa "çizye" (kafa parası) vermeğe zorlamak gibi uygulamalara engel değildir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarında bununla ilgili Kur’an ayet’i aynen şöyledir: "Ey mu’minler! Kendilerine kitap verilip de Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulunun haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak dini (yani İslam’ı), din edinmeyen şu kimseler (Yehud ve Nasara yok mu? İşte onlar) kendi elleriyle Çizye (getirip) zelılane ( aşağılanarak) verinceye kadar onlara karşı cihad ediniz". (K. 9 Tevbe 29) Görülüyor ki her şeyden önce Yahudiler’e ve Hıristiyan’lara karşı savaş açılmak ve onları İslam’a çağırmak gerek. Çağırıya uyacak olurlarsa sorun yok, fakat uymayacak olurlarsa "çizye" vermelerine kadar savaşa devam olunacak. "Çizye" vermeği kabul ederlerse yine sorun yok, şu kadar ki "çizye’yi" "zelılane" bir şekilde, yani "aşağılanmış olarak" vermiş olsunlar Din adamı’nın belletmesine göre bu ayet’de geçen "çizye" (yani "kafa parası") sözcüğü Yahudilerin ve Hıristiyanların İslami kabul etmemeleri’nin cezası olmak üzere konmuştur. "Çizye" ‘nin, yani kafa parası’nın, "ceza" niteliğinde oluşu konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (daha başka bir deyimle Türkiye Cumhuriyeti’nin) görüşü aynen şöyle: "Çizye: Fukaha örfünde Ehl-i Kitaptan (Yahudi ya da Hıristiyanlardan) müslüman olmiyanların bir muahede ile nüfus basına vermeği deruhde ettikleri vergidir... öbür bakımdan da Müslümanlıktan imtinaları’nın (kaçınmaları’nın) cezasıdır..." (Sahih-i... Cilt VIII, sh. 451) 464 Eğer "çizye" vermeğe razı olacak olurlarsa onları kendi ibadetlerinde serbest bırakmak, vermeyecek olurlarsa "cihad etmek" yani saldırıya geçip öldürmek şarttır (K. 9Tevbe 29). "Çizye" vermeği kabul etmeleri halinde dahi onları "ikinci sınıf" insan olarak aşağılatmak, onlarla dostluk kurmamak, onlara i’tibarda bulunmamak gerekir. Yine tekrarlayalım ki ayet’de "Çizye (getirip) zelılane verinceye kadar" emri vardır. öte yandan din adamı, Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı husumet beslenmesi, onlarla asla dostluk kurulmaması maksadiyle konan şeriat hükümlerini de insanlarımızın bey’nine sokmaktan geri kalmaz. Bunlar arasında Maide Süresi’nin: "Ey inananlar Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin... sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki o da onlardandır" (K. 5 Maide 51) şeklinde olanları vardır. Aynı Süre’nin 64. ayet’inde Tanrı’nın Yahudiler için "Elleri bağlansın, lanet olsun... onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık" diye yazılıdır. Yine aynı Süre’nin 82. ayet’inde: "Ey Muhammed! inananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan Yahudileri... bulursun" diye uyarıda bulunulmuştur. Bu hükümler, geçmiş dönemlerde, örneğin ömer bin Hattab’ın halifeliği zama’nında ve daha sonraki dönemler itibariyle Yahudilerin ve Hıristiyanların kimliklerini belirtici giysilerle dolaşmalarını sağlamak ya da ise alınmalarını önlemek maksadiyle uygulanmıştır (örneğin Nizam-ı Mülk döneminde olduğu gibi) . Müslüman olmayanlara karşı husumet besleme konusunda, o günden bugüne değişen bir şey yok. Din adamı bugün de bu tür husumeti körükleyen hükümleri şeriat dini olarak insanlarımıza belletiro bugün de Muhammed’in "kafirler" aleyhinde, özellikle müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyanlar aleyhinde söylediklerini pekiştirir. O kadar ki müslüman kişinin günlük yaşamını, kılık kıyafetini, yiyip içmesini hep "kafir’lere" nispetle ve onların tersine olacak şekilde ayarlar. örneğin sakal bırakma ve bıyık kesme gereğini belletirken vaktiyle Muhammed’in bu konudaki şu emrini tekrarlar: "Müşriklere (her hal) ve hareketinizde) muhalefet ediniz (ve benzemeyiniz). Sakallarınızı bırakınız, bıyıklarınızı da iyice ve derince kesiniz" (Sahih-i... , Cilt Xİİ, sh. 110) 465. Ya da sakal boyama’nın Müslüman kişiler için gerekli bir şey olduğunu anlatmak için Muhammed’in şu sözlerini hatırlatır: "Ashab’im Yahudiler, Hıristiyanlar sakallarını boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (kına ile boyayınız" (Sahih-i..., Cilt Xİİ, sh. 111) 466 Ya da gümüş ve altın kap’lar kullanmayı yasaklamak için Muhammed’in: "Atın, gümüş kapdan içmeyiniz, gümüş (ve altın) tabaklardan yemek de yemeyiniz. Gümüş (altın) dünyada kafirlerin, Ahiret’te de biz müslümanlarındır" 467 diye emrettiğini anlatır. Ya da çok miktarda yemek yeme’nin kötü bir şey olduğunu ve kafirlerin bu kötülüğe saplı bulunduklarını anlatmak için, yine Muhammed’in: "Mü’min bir mi’desine koymak için yer, kafir ise kar’nındaki yedi bağırsağını doldurmak (yani kar’nini şişirmek) için yer" 468 diye emrettiğini anlatır. Ya da "Beyt-i Makdış" in kapısından eğilerek, alçak gönüllülükle girmek ve "Ya Rab Dileğimiz, günahımızı affetmendir" demek gerekirken Yahudilerin bu emri tersine telakki ederek alçak gönüllülükle eğilecek yerde kıçın kıçın, yani "kıçları üzere imekliyerek" girdiklerine dair Muhammed’in sözlerini ve bu sözlerin dayalı bulunduğu Kur’an ayet’lerini (K. 2 Bakara 58-59) belletirken şöyle der: "Tarihin her devrinde hırs ile, hıyanetle ta’nınmış bir millet olan yahudiler vaktiyle Musa peygamberin (peygamberliği) zama’nında da (onun) tebliğ ettiği her emri tersine telakki ederek bu şevketli peygambere de türlü müşkülat göstermişler ve her zaman hakla batılı karıştırmışlardır" (Sahih-i..., Cilt Xİ, sh. 41 ve d.)469. Ya da Tanrı’nın Yahudileri ve Hıristiyanları "maymun, domuz ve şeytana tapan kimseler" yaptığına dair olan Kur’an ayet’ini (K. 5 Maide 60) okur ki şöyledir : "...O kimseler ki, Allah onlara lanet etmiş, gazabına uğratmış, onlardan maymunlar, domuzlar ve şeytana tapan kimseler yapmıştıro yerleri en fena yer olanlar, doğru yoldan büsbütün sapanlar onlardır" (K. 5 Maide 60). Ya da vaktiyle deve sütü içmeyen bir Yahudi kavmı’nın Tanrı tarafından fare’ye dönüştürüldüğüne, bu nedenle fare’lerin asla deve sütü içmeyip koyun şutu içtiklerine dair hadis’i okur ki şöyledir: "Beni İsrail’den bir kavim (mesh olunup) beşer tarihinde silindi gitti. Ben zannetmem ki o ümmed fareden başka bir şeye mesh ve tahvil edilmiş olsun, Çünkü fare (içsin) diye (bir yere) deve sütü konulursa, onu içmez de koyun şutu konulursa onu içer" (Sahih-i... , Cilt İX. sh. 60 ve d.) 470 Ya da Cumartesi yasağına uymadıkları için Yahudilerin maymun haline dönüştürüldüğüne dair Kur’an ayet’ini okur ki şöyledir: "(Ey Yahudiler!) İçinizden Cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara ‘Aşağılık birer maymun olunuz’ dedik. Bunu, çağdaşlarına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara ders olsun diye yaptık" (K. 2 Bakara 65-66). Ya da Yahudilerin ve "müşriklerin", müslümanlar için en büyük düşman olduklarına dair Kur’an ayet’ini belletir ki şöyledir: "İnsanlar içinde, iman edenlere, en şiddetli düşmanlık gösterenlerin Yahudilerle müşrikler olduklarını, müminlere dostluk itibariyle en yakın olanların da ‘Biz Nasranıyız’ diyenler olduklarını görürsün. Çünkü bunların içinde kesişler ve rahipler vardır, sonra bunlar kibirli değillerdir" (K. 5 Maide 82). Ne ilginçtir ki din adamı, bu ayet’i belletirken, kesişlerin ve rahiplerin varlığı’nın Hıristiyanları neden dolayı müslümanlara dost yaptığı bir yana ve fakat ayet’in biraz yukarıda gördüğümüz: "Ey inananlar Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin... sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki o da onlardandır" (K. 5 Maide) şeklindeki ayet’le bağdaşmadığını bile düşünemez. Ya da "kafir" düşmanlığını biraz daha pekiştirmek için onların can’ları’nın tıpkı merkeplerinki gibi çıkacağını ya da Çenennem’de iyice yakılmaları için omuzları’nın geniş tutulduğunu anlatan şeriat verilerini öğretir ki bunlar arasında Muhammed’in ölüm döşeğinde söylediği şu sözler vardır: "Mü’mi’nin ruhu ter ile, kafirin ruhu ise merkebin canı gibi ağız ve burun deliklerinden çıkar" 471. Yine din adamı’nın söylemesine göre Muhammed, kafirlerin Kıyamet gününde uzun bir süre azab çekeceklerini anlatmak üzere şöyle demiştir: "(Kıyamet gününde) kafirin iki omuzu arası sür’atlı bir süvari yürüyüşü ile üç günlük mesafededir" (Sahih-i... Cilt Xİİ, sh. 212) 472 Yüzyıllar boyunca din adamları, şeriat’ın bu gibi esaslarına yaslanarak hep "kafir" düşmanlığını kışkırtmışlardır. Gazali ya da İbn-i Teymiyye gibi, İslam dünyası’nın adeta taparcasına yücelttiği "üstadlar" bunların başında gelir. 16.yüzyılda en "büyük" Türk bilgini diye kabul edilen Ebus-ssuud Efendi’nin fetvalarına göz atınız: "kafir"lere selam verip, selam almak hususunda dahi insanlık dışı bir tutum takınan ve örneğin "İslam’a gelmesi niyetine selam vermede beis yoktur" diyebilecek kadar bağnaz görüşlü "aydın" tıpını temsil eder bizim Ebussuud efendilerimiz 473 . * Her vesile ile değindiğimiz ve değineceğimiz gibi din adamı’nın bellettiği şeriat hükümleri din ve inanç farkına dayalı olarak insanlar arasında öylesine bir sevgi ve kardeşlik boşluğu açmıştır ki ana-baba ile çocuklar ya da kardeşler ve yakın akrabalar arasında dahi (eğer farklı inançta iseler) düşmanlıklar yer almıştır. Bu emirlerden biri, Tevbe Süresi ‘nin 23.ayet’i olarak şöyledir: "Ey inananlar! Kafirliği severlerse ve küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi de dost edinmeyin" (K. 9 Tevbe 23). Yine Tevbe Süresi’nin 113.cu ayeti’nde şu vardır: "Akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Peygamber’e ve mu’minlere yakışmaz" (K. 9 Tevbe 113). Yine bunun gibi İmran Süresi’nde farklı inançtakilerle, hatta müslümanlığa samimi olarak sarılmayanlarla (örneğin "münafıklarla") dostluk kurulmamasını emreden şu hüküm yer alır: "Ey inananlar! Birbirinizi bırakıp da (başka inançtakileri) dost (edinmeyin). İşte siz o kişilersiniz ki onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmez... De ki- ‘Geberin ki’ninizle’-..." (K. 3 İmran 118-119). öte yandan din adamı, farklı inançta bulunanan ana, baba, çocuk ve akraba arasında yabancılık, hatta düşmanlık yaratmak için, "peygamber" diye bilinen kimselerden örnekler verir ki bunların başında Muhammed gelir. İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Muhammed, kendi öz anası Emine için Tanrıdan mağfiret dileme izni alamadığını ve bu nedenle anasına hayır dua’da bulunmadığını bildirmiş, babası Abdullah’ın Cehennem’de olduğunu ve kendisini bir baba gibi yetiştiren amucası Ebu Talib’in de Cehennem ateşlerine atıldığını söylemiştir 474. Kuşkusuz ki bu şekilde davranmış olması’nın nedeni Emine’nin ve Abdullah’ın İslam’dan gayri bir dinsel inançta olmuş olmalarıdır. Çoğu Arap kaynakları Emine’nin Yahudi olarak Abdullah’ın ise putperest olarak öldüklerini bildirirler. Ebu Talib’e gelince o, İslam’a girmek istemediğini ölüm döşeğinde bile açıkça söylemekten kaçınmamıştır. Farklı bir inanca bağlı olan ana, baba, kardeş, karı-koca ya da akraba kimselere karşı düşmanlık besleme gereğini pekiştirmek maksadiyle din adamı, Muhammed’ten gayri diğer bazı "peygamber’lerden" de örnekler sergiler ki bunlar arasında Nuh ve İbrahim gibi ünlüler de vardır. Nuh, her ne kadar Kitab-ı Mukaddes’e göre "peygamber" sayılmadığı halde Kur’an’da peygamber’lerden biri olarak gösterilmiştir. örneğin Nuh Süresi’nde, Tanrı tarafından kendisine vahiy verilen ve günahkar olan kavmını tövbe etmeğe çağırmak için gönderilen bir peygamber olarak tanımlanmıştır (K. 71 Nuh 1). Güya bütün çabalarına rağmen kavmıne laf dinletememiştir. Laf dinletemediği kimseler arasında karısı ve çocuklarından biri ile yakınları da vardır. Kavmını yola getiremeyince Tanrıya şikayette bulunur ve :"Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkarcı bırakma" (K. 71 Nuh 26) diye yalvarır ve ayrıca dao "Doğrusu Sen onları bırakırsan kullarını sapıttırırlar" (K. 71 Nuh 27) diye de ikazda bulunur. Bununla beraber anası’nın, babası’nın ve evine inanmış olarak girenlerin bağışlanmalarını diler (K. 71: 28). Bunun üzerine Tanrı kendisine bir gemi inşa etmesini ve her cins yaratıktan birer çift ‘i ve ayrıca da inananları ve ailesini gemiye bindirmesini emreder (K. 11 Hud 40)o "Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar boğulacaklardır" (K. 11 Hud 36-37) diye de ekler. Nuh gemiyi inşa eder ve Tanrı’nın emrettiği gibi hayvanları ve iman edenleri ve aile’sini (karısını ve çocuklarını) gemiye bindirir. Hayvanları gemiye alırken önce karıncaları ve en sonra merkebi alır. Fakat merkeb’in kuyruğuna İblis asılmıştır. Bu nedenle merkep ağır ağır yürümektedirö mekreb’in bu halini görünce Nuh sabırsızlanarak: "Şeytan ile berabere olsan, yine gir" diye seslenir. Böylece merkep İblis’le birlikte gemiye girmiş olur. Gemi, dağlar gibi kabarmış dalgalı denize açılmış olarak giderken Nuh bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna seslenir: "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma" der (K. 11 Hud 42) 475. Fakat oğlu onu dinlemez ve: "Dağa sığınırım, beni sudan kurtar" diye babasına yalvarır (K. 11: 43). Fakat Nuh oğlunu kurtarmaz: "Bugün Allah’ın buyruğundan - O’nun acıdıkları dışında- kurtulacak yoktur" (K. 11 Hud 43) diye yanıt verir. Bunları söylerken dalgalar gelip kendisi ile oğlu arasına girer. Nuh’un oğlu dalgalara karışarak boğulup gider (K. 11: 43). Fakat ne garibtir ki o boğulup giderken şeytan hala gemidedir. Her ne hikmetse Tanrı şeytan’a pek bir şey yapamamıştır. Az geçmeden Tanrı göklere ve denizlere ve rüzgarlara emrederek onları sakinleştirir ve gemi’yi "Cudi" denen bir yere oturttur. Nuh ve onunla birlikte gemide bulunan "imanlı’lar" selamete ermişlerdir. Ancak ne var ki her şeye rağmen Nuh’un aklı, dalgalara kapılıp giden oğlundadır. Belki onu geri getirtebilirim diye düşünür. Çünkü Tanrı ona daha önce: "Aileni gemiye al" demiş ve bir tür va’d’te bulunmuştur. Bu nedenle Tanrısına dua ederek ona önceki va’di’ini hatırlatır: "Ey Tanrım! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin va’din ise haktır..." (K. 11 Hud 45) der 476. Fakat Tanrı ona oğlu’nun "kafir"olduğunu anlatmak üzere şöyle der: "Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz, çünkü kötü bir iş işlemiştir. öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme. İşte sana öğüt... " (K. 11 Hud 46). Nuh’un sadece oğlu değil fakat karısı da "inkarcı’lardan" öldüğü halde onun gemiye alınıp alınmadığı, alındı ise ne şekilde yok olduğu Kur’an’da açıklanmamıştır. Açıklanan şey onun Tanrı tarafından Cehennem’e atıldığıdır ki bu da Tahrim Süresi’nde belirtilmiştir (K. 66 Tahrim 10). Bu Süre’de gerek Nuh’un karısı’nın ve gerek diğer bir "peygamber" olarak gösterilen Lüt’ün karısı’nın, "inkarcı’lardan" oldukları için Cehennem’e gönderildikleri ve Allah’tan gelen bu azabı iki peygamber’in savmağa muktedir olamadıkları anlatılmıştır. Ne ilginçtir ki Nuh, kendi oğlu için Tanrıdan rica’da bulunurken karısı için böyle bir girişimde dahi bulunmayı düşünmemiştir. Ve işte din adamı, insanlarımıza Nuh ile ilgili yukarıdaki Kur’an verilerini açıklarken şunu anlatmış olur ki ana ve babalar, ya da kocalar farklı inançta olan çocuklarına ve karılarına hiç bir şekilde acımamalı, onların ölümüne hayıflanmamalıdırlar. Yukarıdakine benzer bir diğer örnek İbrahim "peygamber" ile ilgili olarak Kur’an’ın çeşitli ayet’lerinde yer almıştır. Bu ayet’lerle anlatılanlara göre göre İbrahim ne Yahudi’dir ve ne de Hıristiyan’dirö o müslüman bir peygamber olmak üzere gönderilmiştir. Al-i İmran süresi’nde şöyle yazılı: "İbrahim, yahudi de, hıristiyan da değildi, ama doğruya yönelen bir müslimdi, puta tapanlardan değildi" (K. 3 Al-i İmran 67). Fakat ne var ki İbrahim’in çok sevgili babası putperesttir ve İbrahim onu putlardan kurtarıp doğru yola sokmak, müslüman yapmak hevesindedir. Şöyle konuşur: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?... Doğrusu sana gelmeyen bir ilim ( yani "müslümanlık") bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim. babacığım şeytana tapma..." (K. 19 Meryem 42-45). Fakat İbrahim’in babası oğlunun bu sözlerini dinlemez ve şöyle yanıt verir: "Ey İbrahim! Sen mi benim tanrılarımı beğenmiyorsun? Bundan vazgeçmesen mutlaka seni taşlarimo ebediyen benden uzaklas git" (K. 19 Meryem 46). Fakat buna rağmen İbrahim: "Sana selam olsun. senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim..." (K. 19 Meryem 47) diye konuşur. Bununla beraber babası’nın Tanrıya eş koştuğunu anlayınca ondan uzaklaşır (K. 9 Tevbe 114) 477. Ve Tanrı İbrahim’in babasını Cehennem’lere atar. Böylece Muhammed’in "Müslüman peygamber" diye tanımladığı İbrahim, kendi öz babasını çok sevdiği halde, onun farklı bir inançta olduğunu anladığı için, ondan uzaklaşmış, ona düşman kalmıştır. Bu hükümleri bize belleten din adamı, neden dolayı Tanrı’nın İbrahim’i "müslim’lerden" yaparken babasını yapmamış olduğunu söylemez. Ya da neden dolayı dilediği’nin gönlünü açıp müslüman kılan bir Tanrı’nın (Bkz. 6 En’am 125) İbrahim’in sevgili babasını müslüman yapmayıp baba ile oğulu birbirlerine düşman kıldığını bildirmez. Neden dolayı Süleyman "peygamber’in" ana ve babası’na "nimetler" verirken (Bkz. K. 27 Neml 19) Nuh’un, ya da İbrahim’in ya da Muhammed’in ana, baba ve yakın akrabaları lehine bu tür bir cömertlik göstermediğine değinmez. Nuh’un, İbrahim’in ya da Muhammed’in, inanç farkı nedeniyle kendi ana ve babaları ya da çocukları, ya da amucaları, karıları vs... ile düşman duruma düşmeleri konusunda anlattıkları’nın akla ve mantığa ters düştüğünü ve Tanrı fikrini zedelediğini düşünmez. Onun önemli bildiği şey, bu tür örnekleri sergileyerek, farklı inançta olanlara karşı (velev ki bunlar ana, baba, kardeş, yakın akraba, karı ya da koca vs. olsun) düşmanlık duygularını pekiştirmektir. Pekiştirirken de biraz daha etkili olmak için yukarıdaki örneklerden gayri Muhammed zama’nındaki uygulamalardan da örnekler verir. Sayısı pek çok bu örneklerden bazılarını başka vesilelerle görmüş olmakla beraber burada tekrar ele almakta yarar vardır. Bu örneklerden biri, müslümanlığı seçmiş olan Ebu Hüzeyfe’nin, müslümanlığı kabul etmeyen babası’nın ölü vücudu karşısındaki duygusuzluğu ile ilgili olarak şöyledir: Bedir savaşında Küreys eşrafından Utbe bin Rabia, Mekke ordusunda fakat oğlu Ebu Hüzeyfe, müslümanların safında olmak üzere birbirlerine karşı savaşırlar. Savaş müslümanların zaferiyle sona erince Muhammed, savaşta öldürülen Küreys eşrafından 24 kişinin cesedini bir araya toplatarak bunların Bedir civarındaki pis bir kuyuya atılmalarını emreder. Bunlar arasında Utbe bin Rabia ‘nin da cesedi vardır. Cesedler sırayla kuyuya atılırken sıra Utbe’nin cesedine gelir. Olan biteni Utbe’nin oğlu Ebu Hüzeyfe de Muhammed ile birlikte seyretmektedir. Babası’nın cesedi kuyuya atılırken yüzü solgundur. Muhammed kendisine şöyle der: "Ey Hüzeyfe! baba’nın bu halinden müteessir olmuş olacaksın". Buna karşı Ebu Hüzeyfe babası’nın olmuş olmasına ve cesedi’nin pis kuyuya atılmasına zerre kadar üzülmediğini, tek üzüntüsünün babası’nın müslüman olmadan olmuş olması olduğunu yeminler ederek bildirir 478. Anlaşılan odur ki babasına karşı beslediği duygularını bağnazlık ölçülerine göre ayarlamıştır. Diğer bir örnek İbn-i Selül’ün oğlu Abdullah’ın aynı nitelikteki tutumudur. İbn-i Selül (ki "Abdullah bin ubey" diye de bilinir) Medine’deki Hazreci’lerin reisi olup Muhammed’in Medine’ye hicreti sırasında müslümanlığı kabul etmiştir. Onu takliden oğlu Abdullah da müslüman olmuştur. Ancak ne var ki İbn-i Selül bir çok vesilelerle Muhammed’in kararlarına karşı geldiği için, adı "münafık"‘a çıkmıştır İslam’a içtenlikle bağlı olmadığı kanısı yaygınlaşmıştır 479. Oysa ki gerçekte, tutum ve davranışları’nın İslam’a ters düşen bir yönü pek yokturo sadece dürüstlükle ve olgunlukla ilgisi vardır. örneğin Beni Kaynuka adındaki Yahudi kabilesine karşı girişilen savaş sonucu Muhammed, ele geçirilen yüzlerce esirin kelleleri’nin kesilmesini emrettiği zaman, İbn-i Selül bunu insafsızlık saymış ve önlemiştir. Ühüd savaşı sırasında da Muhammed’in benimsediği savaş taktiğine yanaşmadığı ve taraftarlarını savaşa katmaktan kaçındığı söylenir. Bu tür davranışlar onu "münafık" lar listesine sokmuştur. Oysa ki eğer onun teklif ettiği savaş taktiği benimsenmiş olsaydı muhtemelen Uhud yenilgisi doğmayacaktı. Fakat her ne olursa olsun Muhammed İbn-i Selül’ü "münafık" olarak tanımlamış ve Kur’an’a "münafıklar" aleyhinde (ve özellikle ölümlerinden sonra namaz kılınmasını yasaklayan) hükümler koymuştur (örneğin K. 9 Tevbe 84o ayrıca Kur’an’daki "Münafukun" Süresi’ ne bakınız). Ve işte babası’nın "münafık" ilan edildiğini anlayan Abdullah bir gün Muhammed’in yanına giderek şöyle der: "Ey Tanrı elçisi! Ben senin Abdullah bin ubeyy’i öldürmek istediğini işittim. Eğer onu öldüreceksen ben onun başını keserek sana getireceğim..." Görülüyor ki İslam’a bağlılığı ile öğünen Abdullah, sırf din uğruna babasını öldürmeğe hazırdır. Fakat Muhammed, Arap’lar arasında çok sevilen İbn-i Selül’ü öldürtme’nin kötü sonuçlar doğuracağını hesapladığı için bu yola gitmemiş ve bu nedenle Abdullah’a "Hayır, (babanı) öldürmek fikrinde değilim" diye yanıt vermiştir 480. Bununla beraber İbn-i Selül’ü "baş münafık" olarak tanımlamaktan ve genel olarak münafıklara "kafir" gözüyle bakılması geleneğini yaratmaktan geri kalmamıştır. Diğer bir örnek Muhayyisa İbn-i Mes’ud ‘un sırf din uğruna kendi öz kardeşi Hüvayyisa ‘yi öldürmeğe hazır olduğunu bildirmesiyle ilgilidir. Bu iki kardeş Ensar’dan İbn-i Mes’ud’un oğullarıdır. Muhayyisa müslüman olduğu halde Hüvayyisa olmamıştır. Olay’ın İbn Hisam ve İbn İshak tarafından iki anlatılış şekli vardır: İbn İshak’ın "Siyer" adli kitabında anlatılış şekli şöyle: Muhammed bir vesileyle: "Ele geçirdiğiniz Yahudi’yi öldürün" diye emir verir. Bu emir gereğince Muhayyisa, yahudi tacirlerinden İbn-i Senine adında biri’nin üzerine çullanır ve "Ey Allah’ın düşmanı" diyerek kılıcını adamınm karnına saplar. Oysa ki İbn-i Senine o tarihe gelinceye kadar İbn- Mes’ud ailesi’nin işlerini gören, onlara iyilik ve yardım eden bir kimsedir 481. Adamcağızın bu şekilde öldürüldüğünü gören Hüvayyisa üzüntüsünü yenemeyerek hemen kardeşi’nin karşısına dikilir ve öldürdüğü kişinin kendilerine ne kadar yardım eden biri olduğunu hatırlatarak: "Onu öldürdün mü! Karnındaki yağ bile onun malıdır" der. Bunun duyan Muvayyisa kardeşine şöyle der: "Vallahi onun öldürülmesini emreden (Muhammed), senin öldürülmeni de emretse, senin de boynunu vururum" 482. Din adamı’nın Arap kaynaklarından naklen bildirmesine göre güya Hüvayyisa, kardeşi’nin kendisine karşı sarfettiği bu sözleri ısıtince "islam’ın" gücüne inanır ve: "Vallahi, seni bu hale getiren bu din, şanlı bir din" der ve müslüman olur 483. Söylemeye gerek yoktur ki di’nin yüceliğine inandığı için değil fakat korkuya kapıldığı için böyle yapmıştır. Olayın İbn Hisam tarafından anlatılan şekli şöyle: Beni Küreyza adındaki Yahudi kabilesine karşı girişilen savaşı kazandıktan sonra Muhammed, ele geçirilen esirlerin kelleleri’nin kesilmesine karar verir. Kesilen kafaların bir arada bulunması için kuyular kazdırtır ve kelle kesme işine Muhayyisa’ yi memur eder. Muhayyisa bu işe büyük bir şevkle başlar. Ancak ne var ki kellelerini kestiği bu esirler arasında vaktiyle kendisine yardım etmiş olan kimseler vardır. Bu feci manzarayı o sırada Muhayyisa’nın kardeşi Hüvayyisa da seyretmektedir. Hüvayyisa o tarihte henüz müslüman değildir. Kardeşi’nin bu tutumuna isyan ederek üzüntüsünü bildirir ve örneğin: "Vaktiyle iyilik gördüğün bu insanları öldürmen nankörlüktür" şeklinde bir şeyler söyler. Bunu duyan Muhayyisa kardeşi Hüvayyisa’ya: "onun öldürülmesini emreden (Muhammed), senin öldürülmeni de emretse, senin de boynunu vururum" diye yanıt verir ve bu yanıt üzerine Hüvayyisa müslüman olur). Kendi babası Amr Ibnu’l Cemüh’u "iyi bir müslüman" yapmak isteyen Mu’az’ın ma’rifetleri de şöyle: Müslümanlığı kabul ederek Medine’ye hicret edenlerden Amrı İbnu’l Cemüh, tıpkı diğer müslüman olanlar gibi, ilah bildiği şeylere karşı bağlılını yitirmemiş idi. Evi’nin bir köşesine "menat" ilahini koymuştu. Bu nedenle her sabah yataktan kalkdiğında, müslümanlığın koşullarını yerine getirmekle beraber, ayrıca da "menat" ilahini temizler ve ona dua’lar ederdi. Babası’nın bu halinden yakınan oğlu Mu’az ise, oldukça bağnaz bir tutuma saplanmış olarak, onu bu huyundan vazgeçirmek ve "katiksiz" bir müslüman yapmak ister. Yakın bir arkadaşı ile oturup kurnazca bir plan kurar: iki kafadar bir gece gizlice Amr’ın evine girerek menat ilah’ini alırlar ve pis bir çukura atarlar. Ertesi sabah Amr üynanıpta "menat" i bulamayınca aramağa başlar ve pis kuyudan çıkarıp temizler ve köşesine koyar. Kendi kendisine de bu işi hangi putların yaptığını sorar. Ertesi gün aynı şey olunca bu sefer kılıcını Menat’a bağlar ve: "Kendini koru bu kılıçla" diyerek yatağına girer. Mü’az yine arkadaşiyle gelir ve kılıç’ın ucuna ölü bir köpek leşi yerleştirir. Amr sabah uyanıpta bunu görünce korkuya kapılır ve Menat’ı atar. Oğlu’nun şeytanca oynadığı bu oyun sonucu olarak Menat yerine Ka’be’deki Kara taş’a ("Hacer-i Esved") tapmağa başlar. Çünkü Kara Taş müslümanların kutsal bilerek taptıkları şeydir. Görülüyor ki Mu’az, olgunluktan yoksun ve bağnaz bir davranışla, babasını güya "yola getirmiştir". Bir diğer ilginç örnek Mekke eşrafından Ebu Sufyan ile kızı Umm Habiba (ki bilindiği gibi Muhammed’in eşlerinden biridir) arasında geçen şu olaydır: Hicret’in sekizinci yılında Ebu Sufyan, Küreys adına barış andlaşmasını tazelemek üzere Muhammed’le görüşmek ister. Medine’ye gelerek kızı umm Habiba’nın evine iner. Umm Habiba, daha önce müslümanlığı kabul edip sahabelerden biriyle evlenmiş ve kocası ile birlikte Habesistan’a gitmiş iken, kocası’nın ölümü üzerine Medine’ye dönmüş ve bu kez Muhammed tarafından eş edinilmiş bir kadındır. Fakat müslümanlığı kabul etmeyen babası Ebu Sufyan’a düşmandır. Bu nedenle babası’nın evine gelmiş olmasından hoşlanmaz hoşlanmadığını belli etmek üzere de ona selam vermediği gibi adamcağız’ın oturmak istediği döşemeleri de çekip durur. Bunu gören Ebu Sufyan şöyle der: "Ey sevgili kızım (yemin ederim ki) senin bu yatağa beni oturtmak istemediğinden mi yahut yatağı bana layık görmediğinden mi altımdan çekmiş olduğunu bilemedim". Bu sözlere karşılık Umm Habiba, babasına "sen pis bir insansın" diye hakaret ederek şu yanıtı verir: "Bu yatak Tanrı elçisi’nin yatağıdır, sen Tanrıya ortak katan bir kişi olduğun için pişsin. Bundan dolayı seni bu yatağa oturtmak istemedim". Kızı’nın din uğruna böylesine bağnazlaştığına tanık olan Ebu Sufyan yerinden kalkar ve oda’dan çıkar. Çıkarken de kızına şöyle der: "Benim yanımdan ayrıldıktan sonra sana bir kötülük isabet etmiştir" 484. İslam tarihi daha Muhammed zama’nında oluşan bu yukarıdakine benzer nice sayısız örneklerle doludur. Din adamlarımız bütün bu yukarıdaki hükümleri ve örnekleri şeriat bilgisi olarak belleterek insanlarımızı, ana, baba, kardeş vs... dahil olmak üzere, farklı inançta olanlara karşı düşmanlık duygulariyle yoğururken, diğer yandan da Tanrı’nın keyfi olarak dilediği’nin gönlünü açıp müslüman ve dilediği’nin gönlünü kapatıp kafir kıldığına dair ayet’leri (örneğin Enfal 125) ezberletmekten geri kalmazlar. Böylece müslüman kişiyi, hem ana, baba vs... sevgisi duygusundan ve hem de "düşünme" gücünden yoksun et yığını haline getirirler. Bundan dolayıdır ki müslüman kişi, kalkıpta din adamına Nuh ile oğlunu ve karısını, ya da İbrahim ile oğlunu, ya da Muhammed ile ana, babasını vs... örnek gösterip: "Pek iyi ama! Madem ki Tanrı dilediğini müslüman ve dilediğini de kafir yapmaktadıro ve örneğin madem ki bazı hallerde babayı kafir ve oğlunu müslüman ya da oğlunu kafir babasını müslüman kılmaktadır, o halde neden, bütün bu insafsızlıklar yetmiyormuş gibi, bir de baba ile oğul arasına böylesine bir düşmanlık salar?" diye sormayı akıl etmez. Akıl etmediği içindir ki ne kendisi ve ne de din adamı, hiç bir zaman bağnazlıktan kurtulamazlar. Yine bundan dolayıdır ki İslam tarihi boyunca bir tek din adamı kalkıpta bütün insanları, din ve inanç ayrılıkları içerisinde, birbirlerini sevip saymaya çağırmamıştır: "Kafir de olsa, müşrik de olsa, Yahudi ya da Hıristiyan da olsa, insanları sevin, onlarla dost geçi’nin" şeklinde konuşan olmamıştır. Bu şekilde çağırır ya da konuşur gibi olanlar ise , Tanrı’nın İslam’dan gayri bir din yaratmadığını, Yahudilere ve Hıristiyanlara gönderilen peygamberlerin hepsi’nin de "müslüman" olduklarını, ve onların indirilen Kitab’ların (Tevrat’ın ve İncil’in) aslında Kur’an içeriğinde bulunduğunu (ve fakat onların bu kitapları tahrif ettiklerini) kabul ederek böyle konuşurlar. örneğin insanlık aşığı sandığımız Mevlana bile: "Yine gel, ister kafir ol, ister putperest" derken inanç farkını silen bir sevgi’ye yönelmiş değildir. Sadece kişileri İslam’a çağırmak istemiştir. Çünkü o bile İslam’dan gayri bir din’e ve inanç’a yönelik olanların sapık sayıldıklarına inanmıştıro bundan dolayıdır ki farklı inançtadır diye babası’nın kellesini uçuran ömer bin Hattab’a hayranlığını ortaya vurmuştur 485 Bütün bunlardan gayri bir de din adamlarımız, "savaş" denen musibetin insanlık dışı bir şey sayıldığı bir dönemde halkımızı "cihad" duyguları ve "kafirlere" karşı savaş hevesleriyle doldururlar. İslam’ın "barış" dini olmadığını herkesten iyi bildikleri halde, barış dini imiş gibi göstermeğe çalışırken, insanlarımızı şeriat’ın din adına öldürmeyi ve Cihad’ı emreden hükümleriyle yoğururlar. Bunlar arasında: "Ey Peygamber! Kafirlere karşı Cihad et" (K. Tevbe 73o ayrıca bkz. Hucurat 15o Tevbe 19, 29,30, 73o ve Saff ve Feth süreleri’ndeki ayet’ler vs) şeklinde nice emirler vardır. Bu emirleri belletirlerken "İslam’ın tebliğine imkan hazırlamak" amaciyle bütün "Gayr-i müslim"lere karşı "cihad" açma’nın fazilet olduğu görüşünü savunurlar 486. Toplumumuzu, bu uygarlık çağında bile hala "Müşriklerin" nerede olurlarsa olsunlar öldürülmelerini, ya da Yahudilerin ve Hıristiyanların, İslami kabul etmemeleri halinde, ceza olarak, Tanrı tarafından kafa parası (çizye) vermeğe mahkum kılındıklarını ve İslam’ı kabul etmedikleri ve "çizye" (kafa parası) vermedikeri taktirde öldürülmeleri gerektiğini öngören emirleriyle (örneğin Tevbe 5 ve 29) yetiştirmekten geri kalmazlar. Bu arada Gazali "efendimizin" şu sözlerini tekrarlamayı ihmal etmezler: "Peygambere uymak demek islamiyete uymak ve küfrü ve kafirliği yok etmeğe çalışmak demektir, çünkü islam ile küfür birbiri’nin zıddıdır. Biri’nin bulunduğu yerde öteki bulunamaz, gider... Birisine kıymet vermek ötekini (aşağılatmak demektir). Tanrı Kur’an’ın al-Tavba Süresi’nin 73.ayet’inde -’ Ey Peygamber kafirlere karşı cihad et. Onlara sert davran-’ buyuruyor. Bundan anlaşılıyor ki kafirlere sert davranmak da hulk-ı azımdır. İslam’a izzet vermek , kıymetini arttırmak için kafirleri aşağı tutmak lazımdır. Kafirlere kıymet vermek demek, onlarla bulunmak, konuşmak, görüşmek demektir. Kafirlerden çizye alınmasını emretmekten maksat onları aşağı tutmaktır. Kafirlerin kırılması islama kuvvet verir" 487 . Sadece müslüman olmayanlara karşı değil fakat müslümanlardan Sünni mezhebi dışında kalanlara, örneğin Şii mezhebine mensup yurttaşlara karşı dahi düşmanlık ve savaş duygularını pekiştirirler. 1976 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlatılan lise felsefe kitaplarında Alevi düşmanlığı dile getirilmiştir. Anımsamakta yarar vardır ki Batı’da, daha Orta Çağ döneminde bile, din ve inanç farkı gözetmeksizin insanlar arası sevgiyi var kılmağa çalışan ve bu uğurda ölümü bile göze alan din adamları görülmüştür. örneğin vaktiyle Anabaptist’ler, İsa’nın "öldürmeyeceksin" şeklindeki emirlerini kendilerine bayrak edinerek her türlü şiddet fikrini ve din savaşlarını red yolunu seçmişlerdi. 16.yüzyılda Rahib Postel’ in, ya da ilahiyatçı Erasmuş ‘un ya da büyük düşünür Spinoza’nın, din adına savaş fikrine karşı direnmeleri ve farklı dinden olan Türklere karşı dahi düşmanlık değil sevgi ve kardeşlik beslenmesi gerektiğini savunmaları ibretle gösterilecek örneklerdendir. Reformasyon liderlerinden Luther, hem de bir din adamı olarak, din adına girişilen savaşları, örneğin haçlı seferlerini hıristiyanlığa aykırı bulduğunu söyler, kişilerin silaha sarılmamaları gereğini din gereği olarak görürdü 488. Buna benzer örnekler çoktur. Ama İslam dünya’sında ve bizde buna benzerler çıkmamıştır. Türk’ü bağnazlıktan kurtarıp insan sevgisine sürükleyen ilk ve tek insan Atatürk’tür. Ne yazık ki Atatürk sayesinde kavuştuğumuz geniş görüşlülüğü ve "insan sevgisi’ni", şeriatçı’nın ve ona destek din adamı’nın gayretleri her gün biraz daha yitirmekteyiz. Din Adamları - Bölüm 16 Din Adamı’nın İnsanlarimiza Bellettiği Tanrı Anlayışı Olumsuz Nitelikte Olup, Tanrı’nın "Yüceliği" Fikriyle Bağdaşmaz Şeriat’ın içki yasaklarıyle ilgili Kur’an ayet’lerini açıklarken din adamı, şarab yasağı’nın Tanrı tarafından bir an’da değil fakat üç def’a’da indirilen ayet’lerle konduğunu söyler. Tanrı’nın ilk önce şarab içimine cevaz verdiğini (K. Nahl 67), daha sonra şarab’ın hem "yararlı" ve hem de "sakıncalı" bir şey olduğunu bildirdiğini (K. Nisa 43, Bakara 219) ve nihayet fikir değiştirerek şarabı kesin olarak yasakladığını (K. Maide 90-91) ekler. Bunun nedenlerini de, Muhammed’in verdiği bilgilere dayalı olarak, şöyle belirtir: İslam’dan önce Araplar arasında "çok yaygın bir şarap alışkanlığı" vardı. Bütün Arabistan halkı şarab içer, en büyük Arab şairleri şarab’tan ilham alırlardı. Arab’ı bu pek bağlı bulunduğu içki alışkanlığından ayırmak uygun olmadığı için Tanrı güya birden bire içki yasağını koymadı. Koymak şöyle dursun, fakat aksine, Mekke döneminde iken içki’nin yararlı ve haz verici olduğunu söyliyerek şu ayet’i indirdi: "Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük ibret vardır" (K. 16 Nahl 67). Fakat daha sonra içki’nin hem yararlı ve hem de sakıncalı olduğunu anlatmak üzere Tanrı güya şu ayet’i gönderdi: "Sana, şarabi ve kumarı sorarlar. De ki: her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisi’nin de günahı faydasından daha büyüktür..." (K. 2: 219) Yine din adamı’nın söylemesine göre Tanrı içkili olarak namaz kılanlar olduğunu görüp bunun sakıncalı olduğunu anladığı için, içkili halde namaz kılınmasını yasaklamak üzere şu ayet’i indirdi: "Ey İman edenler! Siz sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." (K. 4 Nisa 43). Fakat daha sonra bunun da yetersiz olduğunu farkederek sarhoşluk veren içkileri kesin olarak yasaklamak üzere şu ayet’i indirdi: "Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçı’nın..." (K. 5 Maide 90). Söylendiğine göre bu kesin yasak Uhud savaşından sonra, yani İslam’ın gelişinden 15 yıl sonra konmuştur. Daha başka bir deyimle din adamı şunu anlatmak ister ki eskiden beri içki alışkanlığında bulunan Arap’ları bu alışkanlıktan bir an’da uzaklaştırmak mümkün değildio mümkün olamadığı içindir ki Tanrı, içki yasağını bir an’da değil fakat on-üç ya da ön-dört yıl’lik bir süre’de kademe kademe yerleştirmek zorunda kaldı! Söylemeye gerek yoktur ki bu tür bir açıklama, Tanrıyı hem aciz, hem ileriyi göremeyen bir "Yaratan" şeklinde göstermek olur ve hem de diğer yandan Kur’an’ın Tanrı sözleri olmadığı sonucunu oluşturur Çünkü eğer Tanrı her şeyi yapmaya kadir bir güç ise ve içki’nin zararlı bir şey olduğunu biliyor idiyse neden bunun böyle olduğunu daha ilk baştan bildirmesin ve içkiyi yasak etmesin? Eğer kendi yarattığı insanların daha ana kar’nında iken kaderleri’nin ne olacağını ve ölünceye kadar nasıl davranacaklarını biliyor idiyse (ki Muhammed’in söylemesine göre böyledir) neden onları kötü bir yola sapmaktan önlemek için içki’yi önce’den yasak etmesin? Ya da neden Arap bedevisini tedirgin ederim endişesine kapılarak kademe kademe yasak getirme yolunu seçsin? Eğer her dilediği şeyi "ol" demekle öldürtabilecek güçte ise ve eğer hiç kimseden çekinmeden iş görebilecek yücelikte ise, neden Arap’ları "yavaş yavaş" içki yasağına alıştırmağa çalışsında, bir an’da kesin içki yasağı koyup bir çok zararlı davranışları önlemesin? Bu soruların yanıtı arandığı takdirde varılacak sonuç, içki yasağı’nın çıkarlar siyaseti gereğince konmuş olduğuna varır. Nitekim din adamı’nın söylemesine göre, içkili namaz yasağı ile ilgili ayet (K. 4 Nisa 43) Abdu’r-Rahman b. Avf olayı vesilesiyle ve kesin içki yasağı ile ilgili ayet (K. 5 Maide 90) işe Hamze 519 b. Abdi’l-Muttalıb olayını izleyen Uhud savaşından sonra konmuştur ki ki her iki olayda da içkili halde iken "Tanrı ve peygamber" buyruklarına karşı gelme durumu söz konusudur. Ve işte bu olayları anlatırken din adamı, içki yasağı ile ilgili yukarıdaki ayet’lerin Muhammed’in günlük siyaseti’nin güvencesi olmak üzere konduğu sonucunu ortaya vurmuş olur. Bakınız nasıl: Din adamı’nın İslam kaynaklarından (özellikle Beyzevi ‘den) naklen bildirmesine göre içkili namaz yasağı Abdu’r-Rahman b. Avf ile ilgili bir olay vesilesiyle konmuştur. Olay şudur: Paraca ve mal’ca varlıklılığı ile ta’nınmış bulunan İbn Avf bir gün ahbablarına büyükçe bir davet veriro davet’e Muhammed’in yakın arkadaşlarından ve Sahabi’den kişileri çağırır. Akşam vaktine kadar süren davet sırasında herkes yer içer ve sarhoş olur. Akşam namazı gelince bu kişiler sarhoş bir şekilde namaza dururlar. İçlerinden biri Kur’an’ı kıraat etmeğe başlar fakat ağzından, "Tanrıya ve peygamberi’ne" saygısızlık niteliğinde abuk sabuk şeyler çıkar. Haber Muhammed’in kulağına ulaştıkta, Muhammed öfkelenir ve İbn Avf’i takliden diğer kişilerin de aynı davranışta bulunmaları ihtimali’nin tehlikeli sonuçlar yaratacağını düşünür. Bu nedenle içkili halde iken namaz kılmayı yasaklar Kur’an’a şu ayet’i koyar: "Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar... namaza yaklaşmayın..." (K. 4 Nisa 43) Fakat dikkat edileceği gibi içkiyi yasaklamış değildirö sadece içkili şekilde namaz kılmayı yasaklamıştır. İçkiyi tüm olarak yasak etmemesi’nin nedeni, hem Ashab’tan kişileri ve hem de özellikle olayın çıkmasına vesile olan İbn Avf’i gücendirmemektir. Çünkü Ashab’tan çoğu içkiye düşkün kimselerdio içki’nin yasaklanmasını hoş karşılamazlardı. öte yandan İbn Avf, İslam’ı ilk kabul edenlerden olup Muhammed’in en çok sevdiği ve saydığı kimselerden biriydi. O kadar ki onu, Cennet’e gidecek "on Sahabi"den biri olarak ilan etmiştir 520. Şarap içimini kesin olarak yasaklamakla onu da kaybetmiş olabilirdi. Bu itibarla içkiyi kesin olarak yasaklama yoluna o an için gidememiştir. Ancak ne var ki daha sonraki bir olay vesilesiyle, içki yasağını koyma’nın kendi otoritesi bakımından kesin zaruret olduğunu anlamış, ve Kur’an’a: "Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçı’nın..." (K. 5 Maide 90) şeklinde koyduğu ayet ile kesin içki yasağını getirmiştir. Bu yasağın Uhud savaşı’ndan sonraki bir olay vesilesiyle konduğu anlaşılmaktadır. Burada söz konusu olay, Muhammed’in amucası Hamze b. Abdi’l-Muttalıb ‘in, içkili bir halde iken kendisine hakaretler savurmasıdır. Bu hakaretler yüzünden halk indinde otoritesi’nin bir hayli sarsılabileceğini ve bu nedenle içkiyi kesin olarak yasaklamak gerektiğini düşünmekle beraber, amucası Hamza’nın sağlığı sırasında bu işi yapamamıştıro çünkü yapmağa kalksa karşısında Hamza’yı bulacağını hesaplamıştır. Bundan dolayıdır ki içki yasağını onun ölümünden hemen sonra hükme bglamıştır. İslam kaynakları’nın, ve özellikle Buharı’nın Ali İbn-i Ebi Talib’den rivayetine göre olay şöyle: Hamze İbn-i Abdulmuttalıb hem Muhammed’in amucası ve hem de süt kardeşidir. Muhammed’ten bir kaç yaş büyük olup müslümanlığı ilk kabul edenlerden biridir. Müslümanlığı kabul edişi İslamiyet için büyük bir "kuvvet ve mesned" olarak kabul edilir, çünkü Hamze Küreyşiler arasında cesareti, yiğitliği ve savaşçılığı ile ta’nınmıştır. Bedir savaşında büyük yararlılıklar göstermiş Uhud savaşına katılmış ve bu savaş sırasında olmuştur. Bütün bu meziyetlerine karşılık Hamze’nin bir kusuru vardır ki o da aşırı şekilde içkiye ve kadına düşkün olmasıdır. İşte günlerden bir gün Hamze dostları’nın evinde, şarkıcı bir kızla beraber şarab içerek eğlenirken sokakta "ihdirilmiş" develer görür. Şarkıcı kızın: "Ey Hamze, (şu) semiz develere bak!" demesi üzerine kılıcına sarıldığı gibi sokağa fırlar ve develeri oracıkta boğazlaro hörgüçlerini koparır, böğürlerini yarıp ciğerlerini çıkarır ve sonra evine dönüp keyfine bakar. Ancak ne var ki bu develer Ali İbn-i Ebi Talib’e aid’tır. Bilindiği gibi Ali, Muhammed’e babalık eden Ebu Talib’in oğlu ve aynı zamanda Muhammed’in damadıdır. Bu develeri oraya, civarda bulunan "izhir" otu yükleyip satmak için getirmiştir. Develeri’nin Hamze tarafından bu şekilde öldürüldüğünü görünce dehşete düşer, ne yapacağını şaşırır. Fakat Hamze’ye kafa tutmaktan çekindiği için soluğu Muhammed’in yanında alır ve olan bitenleri anlatır. Muhammed, beraberinde Ali ve Zeyd olmak üzere Hamze’nin evine gelir ve üzüntüsünü belirtir. Fakat Hamze öylesine sarhoş bir haldedir ki Muhammed’in sözleri karşısında öfkelenir, kükrer ve hem ona, hem de Ali’ye hitaben: "(Ey Abdullah ve Ebu Talib evladlarI) Siz, babam (Abdulmuttalıb) in köleleri değil misiniz?" diye hakaretler eder. Onun bu kükremesinden ürken Muhammed, hiç bir şey söylemeden arka arkaya çekilerek oda’dan çıkar 521. Din adamı’nın anlatmasına göre olay bundan ibaret’tir. Görüldüğü gibi Hamze’nin söyledikleri Muhammed’in otoritesine indirilmiş bir darbedir. Ve Muhammed, daha önceki içkili namaz olayından sonra bir de bu olay vesilesiyle sarhoşluğun kendi otoritesi bakımından ne kerte tehlikeli olabileceğini artık iyice anlamış ve içkiyi kesin olarak yasaklama’nın koşul olduğunu kavramıştır. Ancak ne var ki bu işi yapmak güçtür, çünkü karşısında Hamze gibi güçlü bir amuca vardır. Bu nedenle o an için bir şey yapamaz. Fakat ne zaman ki Hamze, yukarıdaki olay’dan bir süre sonra vuku bulan Uhud savaşında olur, işte o zaman Muhammed, Tanrıdan emir geldi diyerek içkiyi kesin olarak yasaklar ve Kur’an’a şu ayet’leri koyar: "Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçı’nın... Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?" (K. 5 Maide 90-91). Bu ayet’i Muhammed, içki’nin içilmesine cevaz veren ayet’den (yani K. Nahl 67), ya da içki’nin hem yararlı hem de sakıncalı olduğunu belirten ayet’lerden 10 ya da 13 yıl sonra Kur’an’a koymuştur. Görülüyor içkiyi, daha önce, yıllar boyu (hatta sakıncaları öngörüldüğü zamanlar dahi) "uygun" ve hatta "yararlı" kabul ettiği halde, şimdi (yani Hamze olayından ve onun ölümünden sonra) "şeytan işi pislik" olarak tanımlamış ve şeyta’nın içki yüzünden kişiler arasında düşmanlıklar ve kındarlıklar saldığını anlatmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki şeriat’ın içki ile ilgili hükümleri uhrevi değil dünyevi nitelikte şeylerdir. Çünkü uhrevi nitelikte olmuş olsaydı akla ilk gelecek soru şu olurdu: eğer içki "şeytan işi pislik" idiyse neden Tanrı onun içimine: "Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük ibret vardır" (K. 16 Nahl 67) diyerek izin versin? Ve neden 15 yıl boyunca (yani Hamze olayı’na ve Hamze’nin Uhud savaşında ölümüne kadar) içkiyi yasaklamasın? Bu soruları açıklamak, söz konusu hükümlerin dünyevi nitelikte olup çıkarlar siyaseti gereğince konmuş olduğunun kabulü ile mümkündür. Şu bakımdan ki içki’ye izin veren ayet’i Muhammed, daha henüz yeterince taraftar toplayamadığı ve kendini güçlü bulmadığı Mekke döneminde koymuştur. Bilindiği gibi Mekke’den Medine’ye hicret edeceği ön ya da ön üç yıllık süre boyunca (ki "Mekke dönemi" diye bilinir) pek az kimseyi müslüman yapabilmiştiro söylendiğine göre Mekke’de bulunduğu 10 ya da 12 yıllık süre boyunca müslüman yapabildikleri’nin sayısı seksen ya da yüz kadar olmuştur. Kuşkusuz ki bu dönemde içki yasağı koyması söz konusu olamazdı, çünkü koymuş olsa, o az sayıdaki taraftarlarını dahi kaybedebilirdi. Fakat Medine’ye gecipte güçlenmeye başladıktan sonra yavaş yavaş yasaklama yolunu tutmuş ve yukarıda görüldüğü gibi, amucası Hamze’nin ölümünden hemen sonra kesin içki yasağını getirmiştir. Yine tekrar edelim ki içki yasağını getirmesi’nin nedeni de, din adamı’nın yukarıda belirttiğimiz anlatımına göre, Hamze’nin sarhoş halde iken kendisine karşı sert tutumudur. Anlaşılan odur ki Muhammed, sarhoşluğun kendi otoritesine karşı ne kadar büyük bir tehlike olabileceğini bu olay vesilesiyle iyice anlamıştır. Ve artık bu dönemde güçlü durumda bulunduğu ve amucası Hamze de olduğu için, içki yasağını koymakta sakınca bulmamıştır. Görülüyor ki içki yasağı ile ilgili şeriat hükümleri’nin gerekçelerini açıklarken din adamı, farkında olmadan şu gerçeği vurgulamış olur ki bu yasak, insanların sağlığını korumak için filan değil fakat Muhammed’in (dolayısıyle iktidar’da bulunanların) otoritesini korumak amaciyle konmuştur. Yine farkında olmadan şunu anlatmış olur ki da bu hükümler gökten inme değil fakat çıkarlar siyasetine dayalı olmak üzere insan yapısı şeylerdir. Ramazan’da oruç gecesi kadınlara yaklaşma’nın "helal" öldüğuna ilişkin ayet’in konması, bu konuda verilecek örneklerden bir diğeridir. Din adamı’nın söylemesine göre Tanrı, ilk başlarda müslümanlara oruç gecesi kadınlarına yaklaşmayı yasaklamıştio fakat bazı müslümanların dayanamayıp kadınlarına yaklaştığını görünce, sırf onlara kolaylık olsun diye Bakara Suresi’nin 187çi ayeti ile bu yasağı kaldırmış ve şöyle demiştir: "Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı... Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi biliyordu, bu sebeble tevbenizi kabul edip sizi affettio artık onlara yaklaşabilirsiniz" (K. 2 Bakara 187). Bazı çevirilerde "Allah kendinize kötülük ettiğinizi bildi" tümcesi yer alır. Fakat her ne olursa olsun din adamı’nın söylemesinden anlaşılan şu ki Tanrı, müslüman kullarının oruç gecesi kadınlara yaklaşmalarını önce yasak kılmış fakat bunu yapmakla hata ettiğini anlayarak yasağı kaldırmıştır. Söylemeye gerek yoktur ki söz konusu yasağı, Muhammed kendisi koymuştur. Fakat yasağı uygulama’nın müslümanları kendi aleyhine çevireceğini düşünerek değiştirmiştir. Ve işte din adamı, bu yukarıdakine benzer örnekleri sergilemekle Tanrıyı, hani sanki bir hüküm koyarken yanılgıya düşebilirmiş ve bu yüzden koyduğu hükümleri ikide bir değiştirirmiş gibi bir tanıma sokmuş olur. Din Adamları - Bölüm 17 Din adamı’nın Şeriat Verilerine Dayalı Olarak Bellettiği "Korkutucu" ve "Keyfi" Tanrı Anlayışı’nın, İnsanlarımızın Karakterleri ve Yaşantıları Üzerindeki Olumsuz Sonuçları : Din adamı’nın eğitimine terkedilmiş insanlarımız sadece korkutucu Tanrı anlayışiyle yoğurularak değil fakat aynı zamanda her şeyi, her işi " mükafat" (ödül) karşılığında yapma alışkanlığına sokularak da ruhen ve fikren gelişme olasılığından yoksun tutulurlar. Korkutma usulleri ne kadar kötü ise mükafatlandırma usulleri de, insan karakterini yıkma bakımından, o kadar sakıncalıdır. "Korku" ve "Mükafat" usulleriyle insan karakterini oluşturma’nın ve ahlakılık yaratma’nın mümkün olmadığı ilmen sabittir 539. Bu usullerle ve bu ahlak anlayışiyle yetiştirilen insanların sadece ceza’dan kurtulmak ya da mükafat’a kavuşmak gibi ilkel düşüncelere saplanacakları, bu nedenle ahlaksal değerlere ve haysiyet anlayışına yönelemeyecekleri kabul edilir 540. Hele her şeyi sırf maddi bir çıkar, bir "kazanç", bir "ödül" karşılığı yapmağa alışmış kişilerin manevi değer ölçülerden yoksun kalacakları belirtilir. Denir ki bu gibi kimseler için "vicdan kanunu" işlemezo örneğin "kötü" bir davranış, bizatihi kötü olduğu için değil fakat gelecek dünyalarda mahrum kalınacak mükafatlar bakımından hesaplanan bir şeydir. "Fazilet" denilen şey, bizatihi niteliği itibariyle "fazilet" öldüğü için değil fakat sadece mükafatlara konmak için, örneğin Cennet’teki güzel huri’lere kavuşmak için girişilen bir davranıştır. Böyle bir ahlak anlayışiyle yetişen kişi, her hangi bir işi, bu işin gerçekten "iyi" ya da "kötü" öldüğünü düşünerek ve bilerek değil fakat her ne olursa olsun sadece çıkarcı bir amaçla, yani mükafatlara konmak için yapar, tıpkı korku yüzünden bazı işleri yapmaktan kaçındığı gibi (velev ki bu iş yapılmak gereken bir iş olsun). İşte din adamı, şeriat esaslarını belletirken bu nitelikte insanlar yetiştirir. Müspet aklın ve vicda’nın onaylayamayacağı şeyleri, örneğin bizatihi niteliği itibariyle kötü olan öldürmeleri (din adına savaşı, Cihad’ı), ya da "Hülle" sistemini vb... hep "iyi" birer davranış olarak tanıtıp cennet va’dleriyle yaptırtır. Kişi Tanrı’nın gazabına uğrayıp cezalandırılmaktan kurtulmak ve öte yandan Cennet’lere konmak umud ve hevesiyle kendisine din emri diye gösterilen her şeyi, hiç düşünmeden, vicdan süzgecinden geçirmeden yani sadece Tanrı’nın inayetlerine ulaşacağını, yani kendisi için hayırlı olacağını düşünerek yapar. önem verdiği tek şey davranışları’nın şeriat’a uygunluğudur, velev ki bu davranış akıl ve vicdan kanunlarına aykırı düşsün. örneğin "Müşrikleri nerede bulursanız öldürün" (K.9 Tevbe5) şeklindeki emre uyarken, ya da İslam’dan çıkanı yok ederken, farklı inançtakileri öldürme’nin kötü bir şey olduğunu düşünmezo düşünse de aldırış etmez, çünkü inandığı odur ki Kur’an’ın emrine uyacak olursa Cennet’e, uymayacak olursa Cehennem’e gidecektir. Kendisine emredilen davranışın akla, vicdana ve ahlakıliğe uygunluğunu araştırmaz. öte yandan belli kurallara uymakla, örneğin namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek vs... gibi davranışlarla her türlü günahtan (örneğin hırsızlık, zina, yalan vs) kurtulacağını ve Cennet’lere ulaşacağını bellediği için "akılcı ahlak" (ki gerçek ahlakılığın kendisidir) düşüncesiyle kendisini yormaz. Bundan dolayıdır ki şeriat toplumları "ührevi" (dinsel) ahlak anlayışından dünyevi (insan yapısı, yani akılcı) ahlak anlayışına geçememişlerdir. örneğin Suudi Arabistan, Kuveyt, ya da Pakistan vb... gibi İslam ülkelerinde kadına dayak, ya da din’den çıkanı öldürmek ahlakıliğe ters düşmez. Bunu yapanlar Cennetlik iş görmüş olurlar, çünkü dinen böyle emredilmiştir. Oysaki insan yapısı kanunlarla oluşan ahlak anlayışında bu tür davranışlar her hangi bir mükafata layık görülmez Batı dünyası sadece büyük düşünürlerin itişiyle değil fakat aynı zamanda bazı din adamları’nın gayretleriyle de kişiyi "mükafat" ve "mücazat’ usullerinden uzak kılmış, akılcı ahlak anlayışına kavuşturmuştur. Papalığın 1500 yıllık otoritesine karşı isyan eden ve bu yüzden Protestanlığın ortaya çıkmasına sebeb olan Luther, ya da aynı doğrultuda iş gören Calvin gibi reformcular (her ne kadar bağnaz ve düşünce özgürlüğünü zedeleyen davranışlarda bulunmuş olmakla beraber) kişiyi "korku" ve "mükafat" zihniyeti dışındaki usullerle "faziletli" kılmağa çalışmışlardır. Cennet ve Cehennem masallariyle, ya da günah afv’i gibi yöntemlerle insanları "olumlu" bir ahlak anlayışına sokma’nın mümkün olmadığı görüşünü savunan Luther din kuruluşunun korku ve mükafat usullerinden arındırılmasını istemiştir. Ona göre Hıristiyan ahlaki’nin temeli ve gerçek bir Hıristiyan’ın fazilet anlayışı, çıkarcı hesaplara değil fakat Tanrı sevgisine oturmalıdıro şöyle derdi: "İman ise, sevgi yolu ile iş görmektir. İnsan denilen varlık, hiç bir karşılık beklemeden, sadece Tanrıya hizmet etmiş olmak için başkalarına iyilik eder, başkalarına yardımcı olur, çalışmayı kendisi için zevk ve mutluluk bilir (...)o ancak bu suretledir kendisini gerçek anlamda iman anlayışına terketmiş olur" 541-555. Calvin’e göre de durum buydu: "Tanrıya inanan kişi, Tanrıdan korktuğu için değil, fakat Tanrıyı bir baba gibi sevip saydığı içindir ki günah işlemekten sakınır" derdi. . Böylece Batı’lı bazı din adamları dinsel reform yolu ile kişiyi, sirk hayvanı misali kırbaçla (Cehennem ateşleriyle) korkutulan ya da et parçasiyle (Cennet va’dleriyle) mükafatlandırılan bir yaratık seklinde değil fakat Tanrı sevgisi duygulariyle yoğurulmuş bir varlık olarak eğitmeyi uygun bulmuşlardır. Oysa ki şeriat dünyasında bu tür bir reform düşüncesine yönelen pek görülmemiştir.. Din Adamları - Bölüm 18 Halkımızı "Yoksulluk", "Kader" ve "Sabır Denemesi" Felsefesiyle Zavallı Kılan Din Adamı Din adamı’nın uyguladığı şeriat verileri kişiyi "sabırlı yaşamlara" çağıran emirlerle doludur. "Sabr" denen şey dinsel bir görev olduğu kadar kişi bakımından "meziyet" sayılmak gereken ve üstelik "mükafat’lara" erişme vesilesi yaratan bir nitelik anlamındadır. Kur’an: "Sabretmelerine karşılık da mükafatları Cennettir ve ipeklilerdir" (K: al-Dahr 12) şeklindeki ayet’lerle doludur. Bundan dolayıdır ki dünya yaşamı boyunca her musibeti sabırla karşılamak, iktidarların her türlü istibdadına ve haksızlıklarına sabırla boyun kırmak, yoksulluğa, açlığa, susuzluğa, kıtlığa ve rizik azlığına hep sabırla katlanmak müslüman kişinin Tanrı emri olmak üzere benimsediği şeylerden olmuştur. Daha ilk başlarda Muhammed, kendi taraftarlarını bu ruh ve anlayışla yoğurmuştur. Din adamı’nın bellettiklerinden anlaşılmaktadır ki bunu çoğu zaman günlük siyaseti’nin gereği olmak üzere yapmıştır. örneğin Uhud savaşında yenilgiye uğraması ve dolayısıyle o zamana kadar herşeyi Tanrı yardımı ile başardığı iddiaları’nın boşlukta kalması üzerine, yenilgi’nin Tanrıdan geldiğini, çünkü Tanrı’nın müslümanları "felaket" ile sınamak istediğini, bu nedenle "sabırlı" olmak gerektiğini söylemiş ve Kur’an’a bu doğrultuda ayet’ler yerleştirmiştir: "...Allah sizi denemek için onlardan geri çevirdi. Allah, muhakkak ki, sizin suçlarınızı bağışladı..." (K. 3 Al-i İmran 152)o "Allah sabredenlerdendir... Andolsun ki sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve meyve noksaniyle sınayacağız. Müjdele sabredenleri..." (K.Bakara 153 ve d.) . Yine din adamı’nın söylemesine göre Muhammed, insanlara arız olan "mihnet" ve "musibet"leri farklı kısımlara ayırmış, kişilerin tutum ve davranışlarına göre bir kısmını "ukubet" (ceza, azab) şeklinde, bir kısmını da "sabr" yolu ile "mükafat’a" erişilir şeyler olarak tanımlamıştır. örneğin Tanrıya (ve dolayısıyle kendisine) itirazda bulunanları "münafık" ilan edip bunlara arız olan musibetin "ukubet" olacağını bildirmiştir. Buna karşılık "(Tanrıya ve peygamber’e itaatkar olan) mü’minlere arız olan "musibetlerin" Tanrıdan gelme olup sabır’la karşılanması gerektiğini, çünkü Tanrı’nın her türlü musibeti sevgili (ve "hayır" dilediği) kul’larına musallat ettiğini belirtmiştir. Daha başka bir deyimle şunu anlatmak istemiştir ki Tanrı’nın "iyilik", "hayır" dilediği kimse "bir takım musibetlerle iptilalanır". Ebu Hüreyre’nin rivayeti şöyledir: "...Resulü’llah’ın...: -’Şu bir kimse ki (Tanrı) onun hakkında hayır dileye, onu bir takım musibetlere giriftar eder-’ buyurduğu rivayet olunur" (Sahih-i..., Cilt Xİİ, sh. 63) 595. Bundan dolayıdır ki mu’min kişilerin "Allah’dan geldi" diyerek her türlü musibeti sabırla karşılamaları gerekiro sabır gösterdikleri taktirde onların "musibeti günahlarına keffaret olur". Eğer hem sabreder ve hem de musibet verdi diye Tanrıya "hamd-u şükür" edecek olurlarsa Tanrı indinde derecesi yükselmiş olur (Sahih-i..., Cilt Xİİ, sh. 63) 596. Kuşkusuz ki "sabr" denen şey, kişi karakterinde olumlu iş görebilecek olan meziyetlerden biridir. Fakat kişiyi haksızlıklara, özgürlüksüzlüklere, insan haysiyetini zedeleyici durumlara (örneğin köleliğe, eşitsizliğe vs), miskinliğe, mübtezelliğe ya da benzeri yaşamlara sürükleme sonucunu yaratan şekliyle iş gördüğü takdirde yıkıcı olur. İslam ülkeleri tarihi’nin ortaya vurduğu gerçek odur ki müslüman halklar, "sabr" denen şeyi böylesine meziyet bildikleri içindir ki insan hakları ya da özgürlük adına hiç bir zaman ayaklanmamışlardıro sadece "din elden gidiyor" diyerek ayaklanmışlardır. Bundan dolayıdır ki haksızlıklardan, ikltidarların tasalludundan, zavallılıklardan bir türlü kurtulamamışlardır. Onların bu tür yaşamlara zorlanmasında din adamları’nın rolü büyük olmuştur. Din Adamları - Bölüm 19 İktidar ve Varlık Bakımından Güçlü Olan’ın Destekçisi Ve Koruyucusu Olarak Din Adamı Toplumumuzun bazı sınıfları var ki, her biri kendi çıkarları bakımından din eğitimine önem vermek, din adamı yetiştirmek, Kur’an kursları’nın çoğalmasını, cami sayısı’nın artmasını istemek gibi konularda birbirleriyle yarışırlar. Oy yatırımı yapabilmek, halk yığınlarını kazanabilmek amaciyle siyaset adamı, din adamına ne kadar muhtaç ise, varlık adamı da kendi mutluluğunu sağlayan yeryüzü eşitsizliğini sürdürebilmek için aynı şekilde muhtaçtır. öte yandan din adamı da kendi çıkarları’nın onlara hizmet siyasetinde yattığını bilir. Bu "üçlü ittifak’ın" benimser olduğu demokrasi anlayışındaki temel ilke, halk yığınları’nın din hamuru ile yoğurulması fikrine oturur. Bu fikre sarılanlar, "Halk di’nine sahip olmak istiyor" yaygaralariyle halk iradesini din verileriyle özleştirerek "şekilci" bir demokrasiye yer veren, fakat gerçekte demokrasiye tamamiyle ters düşen ortamı oluştururlar. Bu ortam içerisinde halkı sömürmek kolaydır. Bu "üçlü ittifak", halkı uyutma amacına yönelik bir demokrasi uygulamasını sağlamak üzere her türlü kurnazlığı düşünmüştür. Oy adamı, halkı kendi tuzağına düşürebilmek maksadiyle di’nin en ateşin savunucusu görünüşü içerisindedir: "Tanrı" sözcüğünü ağzından eksik etmezo konuştuğu dil hiç değişmeyen deyimlerle aynıdır: "Dinsiz toplum olmaz, Türk’ü Türk yapan İslam’dır" der. Ama bunları derken "Def’i hacet’ten sonra üç ya da beş taş parçası ile altınızı temizleyin, kullandığınız taşların tek sayıda olmasına dikkat edin, çünkü Tanrı tek’tir" ya da "Tanrı müşrikleri nerede görürseniz öldürmenizi emrediyor" şeklindeki verilerle Tanrı fikrini küçülttüğünü düşünmez. öte yandan bu aynı siyaset adamı bilir ki, din adamı’nın elinde eğitilen halk için ne insan hak ve özgürlükleri hakkında fikir edinmek, ne yoksulluğu ve mutsuzluğu sorun haline getirmek söz konusudur. 1950’den bu yana siyaset adamı için "din" nasıl bir "oy yatırımı" haline sokuldu ise "enflasyonist" ve "kaptı kaçtı" bir ekonomik siyaset sayesinde kolaylıkla varlık edinen sınıflar da aynı mekanizmayı kendi çıkarları’nın güvencesi haline getirmişlerdir. özellikle 1960’lardan sonra büyük ya da küçük çaptaki iş çevrelerimiz, işçi’nin din duygularını sömürmek hususunda birbirleriyle yarışır olmuşlardır. İşçileri’nin şu veya bu şekilde huzursuzluk yaratmalarını önlemek amaciyle benimser oldukları kurnazlıkların başında işyerine mescid yaptırmak ve işçiyi ibadetle meşgul etmek gibi usuller yer almıştır. Bir iş adamı’nın anlatısı şöyle: "İşçilerimiz bu mescitlere muntazaman devam ederlero orada istedikleri gibi ibadet ederler, ara sıra ben de onlara katılırım. İmamları da vardıro güzel güzel va’az’lar verirler, Tanrı’nın insanlara nasıl rizik dağıttığını, nasıl dilediği gibi rızkı azaltıp arttırdığını öğretirler. Yoksulluğun ve varlıklılığın Tanrıdan gelme olduğunu ve gerçek müslüman kişiler için yöksulluğun fazilet sayıldığını, yoksulların varlıklı olanlardan önce Cennet’lere gideceklerini onlara Kur’an hükmü olarak belletirler. Rızkın Tanrıdan gelme olduğuna ve sabrın fazilet sayıldığına inandırılmış işçiler için, değil greve kalkışmak ve fakat düşünmek bile günahtır. Böylece onlar rahat, ben rahat, ülkemiz rahat, her şey düzende gitmektedir". Hemen ekleyelim ki din adamı’nın va’az’lariyle işçisini din uykusuna yatıran iş adamı’nın, oldukça ilginç bir din anlayışı vardır: kendisini dindar göstermekte ne kadar usta ise, din emirlerine aldırış etmemekte de o kadar beceriklidir. Yoksulluk felsefesini işleyen şeriat verilerini işçisine uygularken, Tanrı’nın "rizik dağıtıcısı" öldüğuna ve dilediği kişilere "sermaye" sağladığına dair esasları da kendisi için öngörülmüş gibi gösterir. Nasıl ki Batılı din adamı, Makyavelik bir sırıtışla: "Kanun denen şey örümcek ağına benzer ve eğer söylemek gerekirse sinek örneği hasaratın yakalanmasına yarar ve fakat eşek arısı gibi büyük olanların geçmesine olanak sağlar" diyebiliyor ise ve Batılı iş adamı da "Kanunun teknik engelleri karşıma çıktığı zaman ben onları aşmasını bilirim" diye ekleyebiliyorsa 610 bizimkiler de bir yandan din’e bağlı imiş gibi görünürlerken, diğer yandan kendileri için engel yaratacak olan din emirlerini (örneğin faiz yasağını) bilmezlikten gelirler. Sanırlar ki başarılı ve varlıklı olmaları’nın sırrı bunda yatar. Bütün bunları da kuşkusuz din adamı’nın yardımı ile sağlarlar. Bu hizmetlere karşılık din adamı’nın destekçisi olurlar: cami inşasında ya da Kur’an kursları ile imam hatib okullarının açılmasında, siyaset adamı ile el ele bulunmaları, keselerini açmaları bundandır. Halkı böylesine uyutucu inanışlarla kaderine razı eden din adamına ne feda edilmez ki? Varlıklı sınıfların Doğu İl’lerimize nazaran daha yaygın bulunduğu Batı İl’lerimizde Kur’an kursları’nın özel bağışlarla kurulur olması’nın ve buna karşılık bu kursların Doğu İl’lerimizde Devlet eliyle çoğalması’nın nedenleri bundandır. Gerçekten de ekonomik bakımdan Batı bölgelerine oranla daha yoksul, daha geri bırakılmış Doğu bölgelerindeki Kur’an kursları genellikle Devlet’in mali yardımlariyle kurulmuştur. Batı bölgelerinde ise sanayileşme ve ekonomik gelişme biraz daha farklı olduğundan, varlıklıların sayısı ve gücü bu bölgelerde daha yüksektir. Bu nedenle bu bölgelerdeki Kur’an kursları’nın bu varlıklı çevrelerden yapılan yardımlarla kurulduğu görülür. Kur’an kursları’nın en çok Ankara, İstanbul ve İzmir gibi İl’lerde kurulduğu bir gerçektir. Ulusal ortama nazaran Ankara’da %10 bir fazlalık vardır. Bundan çıkan sonuç şudur ki iş çevreleri ile siyasetçiler Batı bölgesinde, ve fakat buna karşılık Devlet kuruluşu Doğu bölgelerinde olmak üzere yöntemli bir işbirliği halindedirler 611. Din okulları konusunda da durum budur. Din okulları açmak ve din adamı yetiştirmek hususunda 1950’den itibaren Demokrat Parti tarafından girişilen faaliyetler 1960 ihtilalinden sonraki tutucu iktidarlar tarafından daha da güçlendirilmiştir. Cumhuriyet tarihimiz içerisinde meslek eğitimi alanlarındaki en hızlı artış "İmam Hatib Okulları" bakımından kendisini göstermiştir. özellikle 12 Mart hükümetleri zama’nında gerçekleştirilen bu hızlanma, daha sonraları giderek artmıştır. Şunu esefle söylemek gerekir ki cahil halkı kazanmak ve oy sağlamak için din adamından medet uman partiler ve iş adamları Türkiye’nin geleceğini din adamları’nın ipoteği altına sokmuşlardır. Ancak ne var ki din adamları "ührevi iktidar"dan gayri hiç bir iktidarı "meşru" saymazlar onlar indinde "dünyevi iktidar" geçersiz ve değersiz bir anlam taşır. Bu nedenledir ki müslüman kişiyi dünyevi iktidara karşı isyankar ve fakat "ührevi iktidara karşı" itaatkar ruhla yetiştirmeğe çalışırlar. Çünkü Kur’an onlara: "Rabbimiz biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar" "Keşke Allah’a itaat etseydik! keşke Peygambere itaat etseydik" (K. 33 Ahzhab 66-68) şeklindeki( ve benzeri) emirlerle hitab etmektedir. Bundan dolayıdır ki bir süredenberi gönüllü imamlar cami’lerde vatandaşı devlet aleyhine kışkırtmaya başlamışlardır 612 Din Adamları - Bölüm 20 Atatürk’ün Binbir Güçlükle Din Adamı’ndan Kurtardığı toplumu, Yeniden Din Adamı’nın Pençesine Terkeden Zihniyet. Türk’ün tarihi, yukarıdaki görüşlerin doğruluğunu kanıtlayan örneklerle doludur. Arap orduları’nın kılıç darbeleriyle İslam’a zorlanışından önce Türk toplumları hoşgörü duygusuna sahip, kadına saygılı ve akılcı yaşamlara bağlı idiler. Türk hükümdarları ve Türk yöneticileri halkın refah ve mutluluğuna önem veren, akıllı, insaflı, dürüst, adil kimselerdi. Fakat din adamı’nın fetvasiyle iş görür olmağa başladıktan itibaren değişmişler, örneğin halkı "köyün" ya da "köpek" sürüsü şeklinde görür olmuşlardır. Din adamı’nın elinde insan kanı dökmekten zevk alan birer vahşi yaratık haline gelmişlerdir. Yavuz Sultan Selim’in 1517’de halifeliği ele geçirmesiyle birlikte de Osmanlı Padişahları, tıpkı Arap Halifeler gibi, din adamı’nın fetvasiyle kan döktürmek ve kelle kestirmek şan’atında birbirleriyle yarışmışlardır. Bundan dolayıdır ki Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihli bir konuşmasında: "Menşelerimizi hatırlayınız. tarihimizin en mutlu dönemi, hükümdarlarımızın Halife olmadıkları zamandır" demiştir. Gerçekten de İslam’da devlet denilen kuruluş, daha ilk başlangıçta din ile birlikte ortaya çıkmıştıro dini yaşatan devlet, devleti yaşatan da din olmuştur. Devlet desteği, devlet gücü olmadan İslam’ın yaşaması ve yayılması mümkün olamadığı gibi, aynı şekilde devlet’in ayakta durması ve varlığını sürdürmesi de islamsız olamaz sayılmıştır. Halkı iktidara boyun eğdirtmek için kılıç, din’in aracı fakat din de kılıç’ın yardımcısı olmuştur: "Egemenlik Allah’a ait’tiro sahib-ül mülk Allah’tır, Allah bu mülkü dilediğine verir" şeklindeki hükümler yanında, halife’ye, (velev ki halife istibdat yapsın) itaat etme’nin Tanrıya ve Peygambere itaat demek olduğunu öngören emirlerle bu işbirliği sağlanmıştır. Bundan dolayıdır ki islam ülkelerinde halk yığınları ne dünyevi iktidarın ve ne de uhrevi iktidarın kötü yönetimine karşı direnememişlerdir. Türk toplumu Atatürk sayesinde bu geleneği yıkmış ve laik’lik ilkesine sarılarak dini ve din adamını dünya yaşamlarına etkili olmaktan uzaklaştırmıştır. Atatürk’ün çok zamansız ölümünün acı bir cilvesi olarak din adamı, özellikle 1950 seçimlerinden ve Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden sonra, yeniden hortlamış ve siyaset adamı’nın desteği ile, toplumu yeniden eline geçirme fırsatlarını yakalamıştır. * Her vesile ile tekrarladığımız gibi Batı’da insan’a ve insanlığa düşman pek çok din adamı çıkmıştıro toplumun gelişmesini istemeyen, her türlü yeniliğe karşı direnen, din kitap’ları dışında gerçek kabul etmeyen, özgür düşünce sahiplerini ateşte çevirten, farklı inançtakilere karşı savaşları körükleyen nice papazlar ve papa’lar çıkmıştır. Fakat bütün bu vicdan sızlatıcı davranışlar ya’nında din verilerini akıl kıstasına vuran, kendi toplumunu özgür düşünceye doğrultan, insanlığa aşık ve inanç farkı gözetmeden bütün insanları kardeş sayan, ölümü göze alırcasına her türlü zorbalığa ve şiddete karşı ayaklanan nice din adamları ve aydınlar da çıkmıştır. Din adamı’nın kötülüklerine karşı savaşan, ya da din kuruluşunun samimi ve dürüst bir düzeyde iş görebilmesi için din ve devlet ayrılığını savunan din adamları görülmüştür. Her ne kadar kendi tarihimiz içerisinde, tek tük de olsa, olumlu davranışa sahip bazı din adamlarına, örneğin Hıristiyan tebaa’nın katledilmesini önleyen, ya da vergi ıslahati, nüfus sayımı vs gibi belli konularda fetva veren Şeyh’ülislam’lara rastlanmamış değilse de, bunların davranışlarını "idealist", "insanlık sevgisine yönelik" nitelikler içerisinde tanımlamak mümkün değildir. "İnsan değeri" ve gerçek anlamda "İnsan sevgisi" kavramına ulaşmış din adamı tipine örnek bulmak güçtür. Turan Dursun gibi emsalsiz bir insan bu güç bulunan örneklerin başında gelir. Parmakla gösterilebilecek kadar az sayıda olan bu kişiler, kendilerini şeriat zihniyeti’nin çok üstüne yükseltebilmişler ve yükseltebilmek için de kendilerini insanlık sevgisi denizine atabilmişlerdir. Atatürkçülüğün ve Atatürk devrimleri’nin kurtarıcılığına inanmışlardır. Kendilerine Tanrı ve Peygamber emirleridir diye belletilen esasların akıl yordamiyle elden geçirilmesi, müspet ahlak ve müspet bilim temeline oturtulması gereğini anlamışlardır. Çoğu kez kendilerini, şeriatçı’nın yarattığı bağnaz ortam içerisinde "din adamı" olarak görmezler ve, gerçeği söylemek gerekirse, "din adamı" diye çağırılmak da istemezler. Din Adamları - Bölüm 21 Ulusların Mutluluğu Din Adamı’nın Pençesinden Kurtulmakla Mümkün Daha önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi Batı’da aydın sınıfların en büyük amacı insan aklını din kitapları’nın köleliğinden ve fakat aynı zamanda din adamı’nın pençesinden kurtarmak olmuştur. Bir yandan "Kutsal" diye bilinen kitapların aklı dışlayan yönlerini sergiliyerek kişiyi ve toplumu bu kitapların etkisinden kurtarmağa çalışırlarken, ve örneğin "İncil hatalar, yanlışlar ve çelişmelerle doluduro bilimsel gerçekleri yansıtmazo gerçeklere din kitaplariyle değil ancak akılcı, deneyci usullerle erişilebilinir" şeklinde ya da "din kitaplariyle ilim yapılamaz, ahlaki esaslar kurulamaz" diye konuşurlarken, diğer yandan da "insanlığın gelişmesine yüzyıllar boyunca engel yaratmış olan bir sınıf" olarak tanımladıkları din adamlarına karşı savaşım açmışlardır. Konuyu Aydın ve "Aydın" adli kitabımızda incelemiş olmakla beraber burada kısaca belirtelim ki Batı’lı aydın, özellikle 18çi yüzyıldan bu yana "Kirallık" ve "Ruhbanlık" gibi iki kuruluşu, bütün dönemler içerisinde bu "mutsuz dünya’nın" basına eksimiş iki büyük bela, iki büyük düşman ve iki büyük felaket kaynağı olarak tanımlamıştır. Batılı aydın’a göre, bu iki kuruluş, insanlık için vazgeçilmez sayılan şeyleri (egemenlik, özgürlük, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar, vs...) daha ilk anlardan itibaren, sadece kendi çıkarlarına ve yararlarına olacak şekilde ayarlamışlardır. örneğin, putperestlik dönemleri’nin ilk din adamı olarak kabul edilen Nimrod "ührevi" ve "ruhani" yetkilerle yetinmeyip "dünyevi" yetkilere de sahip çıkmış, din ve dünya işlerini birlikte yürütmüştür. Yürütebilmek için de halkın cehalet içerisinde kalmasını istemiştir. Aynı durum eski Çağ’ın Yunan, Mısır, İran, Suriye, Çin, Hint gibi güçlü devletlerinde de görülmüştür. Din’de reform yaratmış olan ünlü din liderleri dahi, hiçbir zaman gerçek anlamda halkın özgürlüğünü, ya da halk iradesi’nin bağımsızlığını savunmuş değillerdir. Her ne kadar kişinin gelişmesini sağlamağa yönelik görüşler öne sürmüşlerse de, daima hükümdarların "mutlak iktidar’ları" yanında yer almışlardır. Luther, Calvin ve John Wesley gibilerin yaptıkları buduro onlar dahi iktidarın kolaylıkla uygulanabilmesi için hükümran güç’ten yana olmuşlardır 645. Bununla beraber Batı’lı aydın için laik’lik ilkesini savunup din adamını, dünya yaşamları bakımından etkisiz duruma getirmek mümkün olabilmiştir. Her ne kadar bunda "Sezar’ın hakkını Sezar’a, İsa’nın hakkını İsa’ya" şeklindeki din kuralı’nın rolü bulunmakla beraber (***) Batılı aydın’ın idealizm’i’nin de katkısı vardır. Bu idealizmin nereden ve ne şekilde kaynaklandığını diğer yayınlarımızda (özellikle Aydın ve "Aydın" adli kitabımızda) inceledik. Burada değinmek istediğimiz husus sadece şudur: Batı’lı aydın’ın görüşü genellikle şu olmuştur ki: din adamı, halkı kandırma sanatında rakipsizdir ve hiçkimse kendisini din adamı kadar "dürüst", "hoşgörülü" , "özgürlükçü", "insancıl", dikhakçı", "şefkatli" vs... imiş gibi gösterip, bağnaz, insafsız, gaddar ve insanlığa en fazla düşman davranışlarda bulunamazo hiç kimse din adamı kadar kutsallığı ve uhreviliği kendisine bayrak edinip halka güven telkin ederken aklın ve vicda’nın kabul edemeyeceği kötülükler yapamaz hiç kimse din adamı kadar "ahlak" sözcüğünü ağzında gevelerken ahlak dışılıklar yaratamazo hiç kimse din adamı kadar yeryüzü yaşamlarını önemsiz ve değersiz gösterip, halk yığınlarını da yoksulluklar içerisinde tutarken yeryüzü nimetlerinden yararlanmayı beceremezo hiç kimse din adamı kadar barışçı görünerek insanları birbirlerine saldırtamaz, savaşlar yaptırtmaz hiç kimse din adamı kadar bilgili imiş gibi görünüp yalanı bilgi şeklinde başkalarına satamaz hiç kimse din adamı kadar aklı değer ölçüsü imiş gibi gösterip aklı dışlayan verileri insan bey’nine sokuşturamaz hiç kimse "insan sever" görünüp, insan varlığını din adamı kadar insafsızca ve merhametsizce, huzursuz kılamaz 647. Ve işte bu görüşe sahip olan Batı’lı aydın’ın vardığı sonuç şudur ki insanlığı sadece din adamı’nın eylemlerinden değil fakat din adamı’nın bizzat kendisinden kurtarmak gerekir 648. Bu dileği en belirli şekilde dile getirmiş olan Emil Zola şöyle der: "Din adamı’nın kafasına, yer yüzünde en son kalan Kilise’nin en son taşı düştüğü an, insanlık (uygarlık) en yüksek gelişme noktasına erişmiş olacaktır" . Söylemeye gerek yoktur ki bu tümce’de yer alan "Kilise" sözcüğü, en geniş anlamiyle "mabed" niteliğinde iş gören her yeri ve her dini kapsar. Bu anlayışladır ki biz, yukarıdaki dileği şu eklemeye bağlamaktayız: "Ulusların mutluluğu, Din adamı’nın pençesinden kurtulmakla mümküno Din adamı’nın kötülükleri son bulacaktır mutlaka bir gün" Din Adamları - DIPNOTLAR Toplumsal Geriliklerimizin Sorumlulari: Din Adamları DIPNOTLAR 1 Atatürk’le konuşanların kullandıkları sözcük bu değil fakat çok daha ağır bir sözcüktür. Bunun yerine yukarıdaki deyimi koyduk 2 Gerek bu alıntı ve gerek biraz yukarıda belirttiğimiz hususlar için Atatürkün Ocak 16-17, 1923 tarihli konuşmalarını içeren şu yapıta bakınız: Gazi Mustafa Kemal-Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, (Türk Tarih Kurumu Yayınlario Dizi XVİ , Sayı 44, sh.72-73 . Yayını hazırlayan : Arı İnan) 3 Bu alıntı için bkz. Enver Z. Karal, Atatürk’ten Düşünceler. (İş Bankası Yayınlario sh. 72) 4 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, (Türk İnkılab Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1952, sh. 127) 5 Bkz. Hürriyet Gazetesi, 23 Mart 1991, ve 22 Aralık 1994 6 Hürriyet gazetesi 25 Ekim 1991 7 Bu deyim, büyük din bilgini ve fazilet örneği Turan Dursun’ündür. 8 Burdur Milletvekili İsmail Suphi ‘nin 18 Kasım 1920 tarihli toplantıdaki konuşması için bkz. Samed Ağaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, (Ankara...) sh. 70 9 Jose Sanchez, Anticlericalimso A Brief History (University of Notre Dame Press, London 1972, sh.) 10 Bu görüşler için bkz. Niyazi Berkes, "Teokrasi" ("Cumhuriyet" gazetesi, 5 Kasım 1974. Ayrıca Enver Ziya Karal ‘in Osmanlı Tarihi adlı yapıtı’nın 6.cildine bakınız. sh. 140. Ayrıca Mısırlı yazar Zaki Ali’ ‘nin bu konudki görüşleri için bkz. S.M.Zwemer, Heirs of Prophetso An Account of the Clergy and Priest of Islam. The Personal of the Mosque and Holy Men (Chicago 1946) sh. 14 ve d. 11 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Aydın ve ‘Aydın, (İnkılap Kitabevi, İstanbul 1993) 12 A. De Montechretien, Traite de l’Economie Politique Dediee en 1615 Au Roy et a la Reine du Roy , (Paris 1615) 13 Emevi’lerin egemenliği altında buluna Toledo, 1605 yılında Castil’li Alfonso İV tarafından fethedilmiş ve Hıristiyanlığa mal edilmiştir. Bu tarihten 60 yıl sonra Toledo Başpapazı Raymon, Cardova’dan getirttiği kitapları kendi diline çevirtmek üzere bir okul kurmuştur. Kısa süre içinde bu okul bütün Hiistiyanlığın fikir ve kültür gelişmesinde etkili olmuştur. Bkz. A. C. Crombie , Avicenna’s İnfluence on the Medieval Scientific Traditions ( in "Avicenna : Scientist, Philosopher"o Edited by. G.M.Wickens, London 1952, sh. 87) 14 Bu konularda benim "Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına" adli kitabıma bakınız. 15 örneğin Fulke Grenville adında ki bir İngiliz yazarı’nın A Treatise of Monarchy adlı kitabında bu görüşler işlenmiştir. Bu konuda ayrıca bkz. C. Chew, The Crescent and the Rose (New York 1965o sh. 116-70 16 Katib Çelebi’nin Fezleke’ sinde (Bkz. Cilt İV) ve Naima ‘nin Tarih ‘inde (Cilt İV) yer alan bu olaylarla ilgili olarak İslam Ansiklopedisi’nde İbrahim adına bakınız. 17 S. H. Snouck Hürgronje, Some Unusual Experiences İn The Near East (New York 1917o sh. 3) 18 Şeyh-ül İslam Mehmed Tahir ya da Abdül Vehhab ve Mustafa Asım ve Molla Mehmed Esad ve Mustafa Behçet bunlar arasında zikredilmekle beraber bu kişiler dahi Yeniçeriliğin ve Bektaşiliğin kaldırılmasına taraftar görünürlerken bilinçli değillerdi. Çoğu kez yabancıdan aldıkları öğütlere bilinçsizce boyun eğerek iş görürlerdi. 19 Bu konuda Ahmed Asim Efendi’nin Tarih ‘i’nin ikinci kitabına bakınız. 20 Bu konuda bkz. Uriel Heyd, "The Ottoman Ulema and Westernization ın the Time of Selim III, and Mahmud II" (in Scrıpta Hierosolymitana, Jersulam 1961, Vol. İX, sh. 63-96) 21 Ahmet Lütfi Efendi, Tarih-i Lütfi (İstanbul 1873-1910o Cilt II. sh. 144-5). Bu konuda ayrıca bkz. Avigdar Levy, "The Ottoman Ulema and the Military Reforms of Sultan Mahmud II" ( in Asian and African Studies, 1971, Vol. VII, sh. 13-39) 22 İstanbul 1294-1327 (1877-1909), Çilr İV, sh. 6 23 İstanbul (Tarihsiz), (Cilt II. sh. 240-260) 24 İstanbul 1270-1301 (1854-1883) (Cilt İX, sh. 24-49) 25 Nutuk, ( Cilt II, sh. 691) 26 Kitaptaki bazı kısımların Arapça’dan Fransızca’ya çevirisi için bkz. Ali Abdurrazıc, "L’İslam et les Başes du Pouvoir" ( "Revue des Etüdes İslamıques ", Paris 1933, Cahirer İİİ, sh. 353-390) 27 ibid. 387, 389 28 ibid. 385 29 "üniversite mollası" deyimi, büyük din bilgini ve faziletorneği Turan Dursun’ündür. Yukarıdaki alıntı, İlahiyat Fakültelerinden birinde görevli ve "Profesör" ünvanlı bir kişinin Hürriyet Gazetesi’nin (1994) "Ramazan Sohbetleri" köşesinde yayınladığı "İzzetbegoviç’e Selam" adli yazısından çıkarılmıştır. 30 Bu kitap Türkçe’ye çevrilmiş değildir. 31 J. J. Hammer, Histoire de l’Empire Ottoman, (Paris 1836) Tome İV, 364-5) 32 ibid. sh.38 , ayrıca sh. 364 ve d, 33 ibid. sh. 398 34 Bu hususlar için Biz Profesörler ve ayrıca Aydın ve ‘Aydın!’ başlıklı kitaplarıma bakınız. 35 Naima, Tarih, İ. ( Kitabın ingilizce çevirisi için bkz. Annals of the Turkish Empire From 1591 to 1659 (Transl. C. Frazero London 1832, Vol. İ, sh 46) 36 Bu hususlar için Aydın ve "Aydın" adli kitabımıza bakınız. 37 Bu husular için bkz. Naima, age, (Çıld İ, sh. 323-326). Ayrıca bkz. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi (Birinci çıld’e bakınız). 38 Bkz. Cevdet Paşa Tarihinden Seçmeler (İstanbul 1973o Düzenleyenler S.Irmak o B.K. Çağlaro) sh. 438 39 Bedreddin Simavi ile ilgili olarak İslam Ansiklopedisi’ nde yayınlanan yazı ile Mehmed Şerefeddin ‘in Simavna kadısı-0glu Şeyh Bedreddin (İstanbul 1924) adli kitaba bakınız. 40 1949 yılında (Hicri 956) ölen İbrahim al-Halabi islam hukuk ala’nından un salmış bir kimsedir. Söylendiğine göre Hanefi mezhebi’nin fıkıh esasları onun elinde son şeklini bulmuştur. 41 W. Robertson Smith, Lectüres On the Religion of the Semites (New York 1889) sh. 21 vd. 42 ibid. sh. 33 ve d. 43 Bkz. Christopher H. Dawson, Progress and Religion, (New York 1960) sh. 82 ve d. 44 ibid. sh. 83-4 45 Bkz. P. Gordon, Le Sacerdoçe a Travers les Ages (Paris 1950), sh. 224o bkz. Dawson, age, sh. 83 ve d. 46 Spencer o Gillen, age. , sh. 26 47 Tirmizi’nin Ebu Umame’den rivayet ettiği bu hadis için bkz. Gazali, İhyau ‘ulumi’d-din... (Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, Cilt İV, sh. 302) 48 Ernest Renan, Antichrist (Boston 1897) sh. 186. Bu konuda ayrıca bkz. P. Gordon , age , sh. 69-170 . 49 Gordon, age, sh. 186 50 Renan, age, sh. 187 51 ibid. sh. 187 52 ibid. sh.188 53 Siyer İbn İshak, (Akabe yayınları, İstanbul 1988. sh. 329-331). Bu konuda ayrıca bkz. Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 431) 54 Gazali, İhyau ulumi’d-din (Ankara 1966, sh. 189) 55 Diy 56 Ebu’s Şeyh İbn Hibban’ın Kitabu’z-Zahaya Ve’l- Akıka’sından naklen bkz. Gazali, İhyau... (İstanbul 1975, Cilt II, sh. 551) 57 Bu alıntı , eski öğrencilerimden Avukat Hayri Balta’nın bana yazmış olduğu bir mektupdan çıkarılmıştır. 58 Ayşe’nin ve Enes’in rivayet’lerine dayalı hadis’ler için bkz. Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 244-6, hadis no. 895 ve 896) 59 Bu hususlar için Mirhon’un, Ravzat al-Safa fi Sırat-al-anbiya va’l-muluk va’l-hülafa, adli yapıtına bakınız. 60 Sahih-i... (Cilt VII, sh. 298 ve d.) 60 a. İlhan Arsel, Aydın ve ‘Aydın!’..., (İnkılap Kitabevi, İstanbul 1992) 60 b. Buharı’nın İbn-i Sa’saa’dan rivayetine dayalı hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh. 60 ve d. Hadis no. 1551) 60 c. Sahih-i... (Cilt X, sh. 67o not 1) 60 d. Sahih-i... (Cilt X, sh. 65-72) 60 e Sahih-i... (Cilt İ, sh. 211, Hadis no. 196) 60 f Muhammed bu örneği Tevrat’ın Sayılar kitabı’nın 12.çi Bap’ından almıştır, fakat değiştirerek almıştır. Çünkü Tevrat’da bu olay farklı şekilde anlatılır. Şu bakımdan ki Tevrat’da Yahudilerin çıplak olarak yıkandıkları ve Musa’yı incittikleri yazılı değildir. Tevrat’a göre Musa’yı incitenler, Beni İsrail değil fakat Miryam ile Harun’dur ki, bilindiği gibi, Musa’nın kardeşleridir. Güya Miryam ile Harun, Habesli bir kadın aldı diye Musa’ya çatmışlar ve Tanrı’nın sadece ona değil fakat kendileri ile de konuştuğunu anlatmışlar, bu yüzden Musa’yı incitmişlerdir. Yine güya Tanrı bu nedenle Miryam’ı cezalandırmıştır (Bkz. Tevrat, Sayılar, Bap 12: 1-36) 61 Gazali, Kimya-yı Saadet (Bedir yayınevi , İstanbul , 1979o sh. 92) 62 Gazali, Kimya-yı Saadet (İstanbul 1979 , sh. 162-3) 63 Bkz. Sahih-i ... (Cilt. Xİİ, sh. 106, Hadis no.1952) 64 Buharı, Kitab’ül-Vudu o Müslim, Kitab’ut-Tahareo Nevevi, Riyaz’üs-Salihin (İst. 1992o Cilt III< sh. 271, Hadis no. 1648)o Gazali, Kimya-yı Saadet... (sh. 90, 96) 65 Sahih-i .... (Cilt İ, sh. 197, Hadis 180) . 66 İbn-i ömer ve Ebu Hüreyre, Enes İbn-i Malik, ve Abdullah İbn-i ömer gibilerin rivayetleri için bkz. Sahih-i Buharı ..., (Cilt Xİİ, sh. 106o 110-112o Hadis no. 1955, 1956, 1957, 1958,1959 )o Ayrıca bkz. Riyazü’s Salihin ve Tercemesi...., (Diyanet İşleri Bask. yayınları, Cilt II, Hadis no. 1208,1209, 1210) 67 Gazali, Kimya-yı Saadet... (sh. 96) 68 Riyazü’s Salihin... ( Cilt III, sh. 206 ) 69 Hasen" olarak kabul edilen ve Ebu Davud, ve Tirmizi ve Neşei tarafından "iyi senedlerle" rivayet edilen bu hadis’ler için bkz. Riyazü’s Salihin... (Cilt III, sh. 206)...] 70 Gazali, Kimya-yı Saadet... (sh, 96 ) 71 Bkz. Gazali, İhya’u... (Cilt İV, sh. 429 ) 72 Bu hadis için bkz. Gazali, İhya’u... (Cilt İV. sh. 425) 73 Sahih-i ... (Cilt Xİİ, sh 100-103, H. no. 1943. Ayrıca bkz. Riyazü’s..., İ, sh. 178-206 ) 74 Gazali, İhya’u... ( Cilt İV, sh. 429) 75 Bu konuda Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız. ayrıca bkz. al-Hacı Mevlana Fazlul Kerim, age. (sh. 586) 76 Bu hususta çelişmeli hükümler olmakla beraber İbn-i Abbas ve Ali’nin rivayetlerine dayalı hadis’lere bakılarak ayakta olarak şu içme’nin cevazına yer verildiği söylenir. Bkz. Sahih-i Buharı... (Cilt. Xİİ, sh. 52 ve d. hadis no. 1899, 1900o ve ayrıca bkz. Cilt. İ. sh. 141, H.no. 122) 77 Bu hususlarla ilgili şeriat verileri için bkz. Sahih-i Buharı..., Cilt. Xİİ, sh. 53-56o Hadis no: 1899,1901,1903. Ayrıca bkz. Riyazü’s..., (Cilt II, 167-178o Hadis no. 762-3,768, 774-5, 781) o Gazali, Kimya-yı Saadet... 162 78 Buharı’nın Ebu Çuhayfe’den rivayeti için bkz. Gazali, İhya’u... (Cilt II, sh. 13) 79 Gazali, İhya’u... (Cilt II, sh. 13) 80 Gazali, İhya’yu... (Cilt II, sh. 13) 81 Gazali, İhya’u... (Cilt II, sh. 15) 81 a Cabir’den ve İbn ömer’den rivayet edilen hadis’ker için Müslim’in Kitab’ül-Esribe’sinden naklen bkz. Riyaz’üs Salihin, (Merve Yayınları, İstanbul 1992, Cilt III, sh.261-2, Hadis no. 1634-5) 82 Müslim’in Kitab’ül-Esribe’sinden naklen bkz. Riyaz’üs... (Cilt İ. sh. 199, hadis no. 164). Ayrıca bkz. Gazali, İhya’u... (Cilt II, sh. 16) 83 Gazali, İhya’u... (Cilt II, sh. 16) 84 Riyaz’üs... (1992) Cilt İ, sh. 199. Ayrıca bkz. Gazali , İhya’u... (Cilt II, sh. 18) 85 Riyazü’s..., (Cilt II, sh. 146, 158-9, 162, 163, 164o Hadis no. 731, 747-8, 752-6). Yukarıdaki hususlar için ayrıca bkz. al-Hacı Mevlana Fazlul Kerim, al-Hadis al-Miskat al-Masabih... (Kitab II, Bap Xİ, Kısım I, Cilt II, sh. 121-150o Gazali, Kimya-yı Saadet..., (sh. 162-3) 86 Sahih-i ... (Cilt İX... sh. 70 ve d. , Hadis no. 1365) 87 Bkz. Sahih-i... (Cilt. Xİİ. 17-8, 165o ayrıca Tahavi’nin Kitabu’s-Sayd adlı yapıtına bakılması) 88 Gazali, Kimya-yı Saadet... (sh. 96) 89 Gazali, Kimya-yı Saadet..., (sh. 92) 90 gazali, Kimya-yı Saadet ..., 92, 162o Ayrıca bkz. Sahih-i Buharı ... (Cilt. İ, sh. 143-147, H. 124-129) 91 Riyazü’s..., (Cilt III, Hadis no. 1680) 92 Sahih-i Buharı..., (Cilt İ, sh. 141, Hadis no. 122) 93 Sahih-i Buharı..., (Cilt Xİİ, sh. 165, Hadis no. 2014o Aynı cilt’teki Enes İbn-i Malik’in rivayeti için bkz. sh. 164. Hadis no. 2013) 94 Gazali, İhya’u... (Cilty III, sh. 185) 95 Gazali, İhyau..., (cilt İV. sh. 435) 96 Bu konuda daha geniş bilgi için Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız. Ayrıca bkz. İbn-u Kesir, Tefşirül-Kur’anıl-Azimo ayrıca bkz. A.R. Demircan, İslama Göre Cinsel Hayat, (İstanbul 1986), Cilt İ, sh. 182, 218, 229 ] 97 Bu konudaki hadis’ler için bkz. Sahih-i Buharı..., (Cilt. İ, sh. 86o Cilt İX, sh. 206-7o Cilt Xİİ, sh. 63-5, 83-6, 91, 95) 98 Sahih-i Buharı... (Cilt Xİİ, sh. 84) 99 Hastalığın develer arasında sirayet eder olduğuna dair Hadis’ler için bkz. Sahih-i Buharı..., (Cilt. Xİİ, sh. 91-95) 100 Sahih-i Buharı..., (Cilt Xİİ, sh. 91-5, Hadis no. 1909, 1911-2, 1927, 1928, 1933-5 101 Sahih-i Buharı... (Cilt Xİİ, sh. 292, Hadis no. 1195) 102 Sahih-i Buharı... (Cilt Xİİ, sh. sh. 292-3) 103 Bkz. L.L. Ross o F.W. Frey, Social Structüre and Community Development İn Rural Turkey, ( Cambridge, Mass, 1967) sh. 46 104 Bu konu da bkz. Andrew D. White, A History of the Warfare of Science With Theology in Christendom, ( New York 1955), Çıld. II. sh. 69-73 105 ibid. sh. 90 106 Bu veriler için Diyanet yayınlarına, ve özellikle Diyanet Dergisi’nde yayınlanan su yazıya bakınız: Ethem Levent, Kur’an’ı Kerim’deki Gayb Bilgisi, (Diyanet Dergisi, Cilt 13, Sayı: 4, sh. 226) 107 Sahih-i... (Cilt İX. sh. 55) 107 a. Müslim, Kitab’ül-Esribeo Nevevi, Riyaz’üs-Salihin (İst. 1992, Cilt III, sh. 261-2, Hadis no. 1634 , 1635) 107 b. Buharı, Kitabu’l-Edebo Nevevi, Riyaz’üs- Salihin (İst. 1992, Cilt . II, sh.237-8, Hadis no. 878) 107 c. Gazali, İhyau... (İst. 1975, Cilt II, sh. 707) 108 Sahih-i... (Cilt Vİ, sh. 329 ve d. hadis no. 956) 109 Ebu Hüreyre’nin rivayeti olarak bu Hadis’ler için bkz. Riyazü’s Salihin... (Cilt İ, sh. 59o ve Cilt II, sh. 163) 110 Bu hükümler için bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Hadis no. 588, 589, 956, 1326, 1353, 1356, 1358, 1359, 1363, 1384) 111 Sahih-i... (Cilt Vİ, sh. 329 ve d. hadis no. 956) 112 Sahih-i... (Cilt İX, sh. 23-4, hadis no. 1327) 113 Bu Hadis’ler için bkz. Muhammed Eşref, Muskat al-Mesabih, (Kitab III, sh. 76, 93) 114 Gazali, İhyau... (Cilt II. sh. 46) 115 Bu hususlarla ilgili "Peygamber" sözlerini Diyanet’in yayınladığ Sahih-i Buharı Muhtsarı... ‘ nda ve özellikle Xİİ.ci Cilt’de bulmak mümkündür. 116 Sahih-i Buharı..., (Cilt. II, sh. 163, 250, Hadis no. 755, 882)o Buharı, Kitabu’l-Edebo Nevevi, Riyaz’üs- Salihin (İst. 1992, Cilt . II, sh.237-8, Hadis no. 878) 117 Sahih-i... (Cilt II, sh. 7129, Hadis no. 420) 118 Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 328) 119 "Tehlil" sözcüğü "Lailahe illallah" sözlerini söylemek anlamınadır. 120 Buharı’nın Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İV. sh. 106 ve d. Hadis n o. 588) 121 Sahih-i... (Cilt İV. sh. 110 ve d. Hadis. no. 589) 122 Buharı’nın Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İX. sh. 54 Hadis. no. 1353) 123 "Dua" konusunda bkz. Turan Dursun’un "Kur’an Ansiklopedisi" ( Kaynak yayınları, İstanbul 1994, Cilt 4, sh. 253 ve d.) . "Dua" sözcüğünün yukarıdaki tanımı İbnu’l Cevzi’nindir. 123 a. "İbadet" sözcüğünün anlamı konusunda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. (Cilt Vİ. sh. 39 ve d.) 124 Gazali, age (1975) (Cilt İV. sh. 357) 125 ibid. 126 Bera İbn-i Azib’in rivayeti için bkz. Sahih-i... Xİİ, sh. 338, Hadis no. 2145) 127 Bu konuda bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 255) 128 Buharı’nın rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İV. sh. 59) 129 Muaz b. Cebel’in Muhammed’ten rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 640) 130 Sahih-i... (Cilt İV. sh. 59) 131 Sahih-i... (Cilt III, sh. 260) 132 Sahih-i... (Cilt III, sh. 261) 133 Sahih-i... (Cilt III, sh. 251, 290 ve d.) 134 Ebu Davud ve Riyazü’s-Salihin’ deno ayrıca bkz. bkz. Dursun, Kur’an Ansiklopedisi (Cilt İV, sh. 277) 135 Enes İbn Malik’in rivayeti için bkz. Dursun, age (1994), (Cilt İV, sh. 302) 136 Buharı’nın Duavat’ında ve Müslim’in Nikah’ ında yer alan bu hadis için bkz. Dursun, age. (Cilt İV. sh. 300) 137 ibid. sh. 300 138 Ebu Ayaş’ın rivayeti için bkz. Dursun, age (1994) (Cilt İV.. sh. 310) 139 Enes’in rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İ, sh. 126, hadis no. 105) 140 Tahavi’nin rivayet ettiği Ebu Hüreyre hadis’i için bkz. Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 416)o Buharı, Kitab’ül-Libaş. Nevevi Riyaz’üs-Salihin (İst. 1992, Cilt III, sh. 293, Hadis no. 1685) 141 Diyanet yayınları, bkz. Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 413 ve d., hadis no.979). ayrıca bkz. Buharı, Kitab’ül-Libaso Müslim, Kitab’ül-Libaş, ve’z-Zineto Nevevi, Riyaz’üs-Salihin, (İst. 1992, Cilt III, sh. 291) 142 Sahih-i... (Cilt II, sh. 367 ve d. hadis no. 269) 143 Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 416). Ayrıca Buharı’nın İbn-i Abbas’tan rivayeti için bkz. Buharı, Kitab’ül-Büyü’, Kitab’ül-Libaso Müslim, Kitab’ül’-Libaş. Nevevi, Riyaz’üs-Salihin, (İstanbul 1992, Cilt III, sh. 291) 144 Sahih-i... (Cilt Vİ, sh. 416) 145 Bkz. The New York Times (August 26, 1985) 146 Sahih-i... (Cilt II, sh. 316) 147 Ayşe’nin Muhammed’ten rivayeti için bkz. Gazali, age (1975), (Cilt II. sh. 705) 148 Gazali, age (1975), (Cilt II, sh. 684 ve d.) 149 Bu hususlar için bkz. Gazali, age (1975), (Cilt II, sh. 705 ve d.) 150 Necm Süresi’nin 59 ve 60. ayet’leri’nin Gazali tarafından çevirisi için bkz. Gazali, age (1975), (Cilt II. sh. 706) 151 Cabir’in Muhammed’ten rivayeti için bkz. Gazali, age (1975), (Cilt II. sh. 707) 152 Ebu Umame’nin Muhammed’ten rivayeti için bkz. Gazali, age (1975) (Cilt II. sh. 707) 153 Bu görüşler ve diğerleri için bkz. Gazali, age (1975) (Cilt II, sh. 677-679) 154 Gazali, age (1975), (Cilt II. sh. 706, 155 Gazali, age (1975) (Cilt II, sh. 705-711) 156 Gazali, age (1975) (Çily II, sh. 174) 157 Bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 302, Hadis no. 1811) 158 Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 302 ve d.) 159 Ayşe’nin rivayetine dayalı bu hadis ve yukarıdaki olaylar için bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 151 ve d. Hadis no. 513) 160 Sahih-i... (Cilt III, sh. 157) 161 Ebi Davud’un Sünen adlı yapıtında, ve ayrıca Enes’in rivayeti olarak Buharı’de yer alan bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 158) 161 a Bu yapıtların çevirisi için bkz. Abou’l Hassan Maverdi, Les Statüs Gouvernemantaux ou Regles de Droit Public et Administratıve (Alger 1915o Trad, par E. Fagnano sh. 536 ve d.) Ayrıca bkz. Ph. Hitti, İslam: A Way of Life (University of Minnesoita Press, 1970, sh. 170) 161 b Bu konudaki hadis’ler için bkz. al-Hac Mevlana Fazluk Kerim, al-Hadis Mishkat-ül Mesabih, (Cilt II, Çeviri ‘de sh. 199-200) 161 c Bu konuda bkz. The Thousand Years of Educational Wisdom (Edited by Robert Ulich, Harward University Press, Mass 1959, sh. 36 ve d. ) Ayrıca bkz. J. W. Slaughter, "Music And Religion: A Psychological Rivallery" (in International Journal of Ethics, 1904-5o Vol. XV , sh. 352 ve d.). Ayrıca by aynı dergideki sy yazıya bakınız: H. H. Britain, Music And Morality (Sh. 46-63) 162 Sahih-i... (Cilt II, sh. 397 ve Cilt Xİİ, sh. 156, hadis no. 2006) 163 Sahih-i... (Cilt İX. sh. 252, hadis no. 1440) 164 Sahih-i... (Cilt III, sh. 31) 165 Bu olayla ilgili olarak daha geniş bilgi için Mısır’li yazar Taha Hüseyn’in İngilizce’ye çevrilmiş şu kitabına bakınız: The Stream of Dayso A Student at the al-Azhar (Longman Green o Co. New York 1048, sh. 41 ve d...) 166 Bu hususlar için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 396 ve Cilt Xİİ, sh. 154) 167 Bu konuda bkz. Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 268 , Hadis no. 1184, ve Cilt VII, Hadis no. 1040) 168 Din adamları’nın bu konudaki görüşleri için bkz. Sahih-i... (Cilt. Xİİ, sh. 154) 169 Bu konudaki Buharı Hadis’leri için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 395 ve d. H. no. 283) 170 Bu konuda bkz. Taberi, age (1966), (Cilt II, sh. 764-771)o İbn İshak, age (1975), (sh. 628 ve d.) 171 Yukarıdaki görüşleri sergileyen ve savunan din adamı, İlahiyat mezunu olup Diyanet İşleri Başkanlığında görev almıştır. Bkz. Ali Rıza demirken, İslam’a Göre Cinsel Hayat (İstanbul 1986, Cilt II, sh. 168-169) 172 Sahih-i... (Cilt X, sh. 193 ve d. Hadis no. 1581) 173 Bu konudaki çeşitli görüşler için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 510 ve d. ) 174 Buharı’nın Enes İbn-i Malik’ten rivayeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt VII, sh. 204 ve d. Hadis no. 1062) 175 ibid. (206-7) 176 ibid. (Sh. 207) 177 Sahih-i... (Cilt III, sh. 35, H. no. 484, ) 178 İbn-i ömer’in rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 376, H. no. 271) 179 Sahih-i ... (Cilt II, sh. 377) 180 Amr b. umeyye (ed-Damrı)’nin rivayeti için bkz. Sahih... (Cilt İ, sh. 169, Hadis no. 159) 181 Sahih-i... (Cilt İ, sh. 186, Hadis no. 186) 182 Cubeyr b. Mut’im’in rivayeti için bkz. Sahih-i... Cilt İ, sh. 207 , hadis no. 190) 183 Ayşe’nin rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İ, sh. 208, Hadis no. 191) 184 Sahih-i... (Cilt İ. sh. 208-9) 185 Bu konudaki veriler için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 449) 186 Bu tür Hadis’ler için bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt İX, sh. 24 Hadis no. 1328) 187 Bu ayet’lerin yorumu ıoccedloin Beyzevi’nin yapıtlarına bakınız. 188 Bu konuda bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt Xİ, sh. 52) 189 Bkz. Riyazü’s Salihin... (Cilt İ, sh. 176, Hadis no. 144)o ayrıca bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt Xİİ, sh. 406) 190 Bu konuda "Aydın ve ‘Aydın!" adli kitabıma bakınız (İnkılap Kitab’evi Yayınları, İstanbul 1992). 191 Bu konuda bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt V, sh. 277 ve ayrıca cilt Xİİ, sh. 405 ve d.) 192 Diyanet Başkanlığının bu tanımı ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt İX, sh. 71) 193 Bu konudaki occedloeşitli hadis’ler ıoccedloin bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, ( Kaynak Yayınları , İstanbul 1994. Cilt 1, sh. 247 ve df.) 194 Muhammed’in bu konudaki sözleri (Hadis’ler) ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt Xİİ) o Riyazü’s-Salihin... (Cilt II, sh. 395)o al Katib, Miskat al-Masabih (Muhammed Eşref Yayınları, Lahore/Pakistan, Bölüm İ, Kitab I. Kesim İ). 195 Bu konuda benim Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız. 196 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Vilt VIII, sh. 451) 197 Buharı’nın Cabir İbn-i Abdillah’dan rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh, 174 ve d. Hadis. no. 1578) 197 * Turan Dursun’un görüşleri ıoccedloin bkz. Kur’an Ansiklopedisi (Kaynak Yayınları 1994, Cilt 6. sh. 55) 197 ** Diyanet, İbrahim’in yala’nını özürlü göstermek ıoccedloin burada tırnak ıoccedloerisine "(Din cihetinden)" ekini koymuştur. Oysa ki İbrahim’in ağzından occedloikan bu değildir. 197 *** İbn-i Cevzi’nin bunda karar kılması Melik’in "Mecusi" mezhebinden olduğuna inanmasındandır. Oysa ki bu mezheb’in kuruluşunun İbrahim ‘den sonra olduğu anlaşılmaktadır. Bu konudaki akıl dışı "gerekoççedloeler" ıoccedloin Diyanet’in aoccedloiklamalarına bakınız (Bkz. Sahih-i..., Cilt Vİ, sh. 521) . 197 **** Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi (Cilt 6, sh. 20-27) 198 Buharı’nın Ebu’l-Yeman’dan rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i..., (Cilt Xİ. sh. 260) . Bu konuda ayrıca , aynı cilt’teki 1791 sayılı hadis’e bakınız. 199 Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 262) 200 Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 262) 201 İbn İshak, age (sh. 519-520) 202 Bu hususlar ıoccedloin Diyanet yayınlarına bkz. Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 508) 203 ibid. 204 Ayşe’nin rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt Vİ. sh. 507, Hadis no. 1015) 205 Buharı’nın Bera’dan rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh. 180 ve d. Hadis no. 1579) 206 ibid. 207 Bu kişinin tam adı: Abd Allah b. Uvays’dir. 208 Sünen-i Ebu Davud’ tan naklen bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh,. 142) 209 Tarihi Taberi’den naklen bkz. Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk?, (Başak Yayınları, İstanbul 5.Baskı, 1994, sh 83 ) 210 Bu konuda Diyanet yayınlarında yer alan kaynaklara bkz. Sahih-i... (Cilt VII, sh.101 ve d.). Ayrıca bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu, ( Kaynak Yayınları Cilt İ, 3.baskı, İstanbul 1990, sh. 73 ve d.) 211 Sahih-i... (Cilt VII, sh. 103o Cilt V. sh. 328 ve d.) 212 Bu konuda İbn Hisam’ın Siret’ine, Yakut’un Mücam’ına, Hamdanı’nın Cazira’sina bakınız. 213 Turan Dursun, age. (cilt İ, sh. 77) 214 Riyazü’s Salihin..., (Cilt II, sh. 277-282, Hadis no. 921) 215 Bu Hadis, ve bunun benzerleri, hem Buharı ‘de ve hem de Müslim’ de bulunmaktadır. Ayrıca bkz. Talat Kooccedloyiğit, Hadislerin Işığında İman, İbadet, Ahlak, (Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, Ankara 1974) sh. 283 216 Sahih-i... (Cilt İV. sh. 268, 263, 273, Hadis no. 617 o Cilt Xİİ, sh. 101, Hadis no. 1945))o Bkz. al-Katib, age, (Kitab I, Kesim İ) 217 Sahih-i... (Cilt III, sh. 113)o bu konuda ki hadis’ler ıoccedloin ayrıca bkz. Riyazü’s... (Cilt II, sh. 373, 376, Hadis no. 1046, 1051) 218 Riyazü’s... (Cilt II, sh. 290-306, Hadis no. 938) 219 Osman b. Affan’ın rivayeti olan bu hadis ıoccedloin bkz. Riyazü’s Salihin , (Cilt II, sh. 363, Hadis no. 1030) 220 ömer b. Hattab’ın rivayeti ıoccedloin bkz. Riyazü’s... (Cilt II, sh. 367, Hadis no. 1036) 221 Riyazü’s... (Cilt II, sh. 364, Hadis no. 1032) 222 Riyazü’s... (Cilt II, sh. 489, 508-9, hadis no. 1224, 1255, 1257 223 Müslim’in Ebu Rafı Eşlem’den rivayeti ıoccedloin bkz. Riyazü’s... Cilt II, sh. 286 ve d. Hadis no. 934, ayrıca bkz. Hadis no. 932) 224 Ebu Umame’nin ve İbn-i Mes’ud’un rivayetleri ıoccedloin bkz. Riyazü’s... (Cilt II, sh. 342 ve d. Hadis no. 995, 997, 1003) 225 İbn Mace’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 11) 226 Kabe’yi tavaf edip "Safa" ve "Merve" tepeleri arasında yedi kez koşan kimselerin, Bakara suresi’nin 158. ayeti gereğince günahlardan kurtulup süoccedlosuz duruma girecekleri hususu, Hadis’lerle belirlenmiştir. Bkz. Riyazü’s Salihin... (Cilt II, sh. 277 ve d.). Ayrıca bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İ) 227 Enes’in rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 424-8, Hadis no. 2186-2187) 228 Gazali, İhya’u Ulumi’d-Din, (Cilt İV, sh. 734) 229 Siyer İbn İshak, (Akabe yayınları, İstanbul 1988 sh. 328) 230 "Evrad" sözcüğü Arapoccedloa’da " "Kur’andan seoccedloilme ve her zaman okunan bölümler" demektir. 231 "Ezkar" sözcüğü Arapoccedloa’da "Tesbihle belli dua’ları tekrar etmek" demektir. 232 Bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 350-352, Hadis no. 2157) 233 Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 423, ve d. Hadis no. 2185) 234 Diyanet’in bu aoccedloiklaması ıoccedloin bkz. Sahih-i... Cilt, Xİİ, sh. 424) 235 Riyazü’s Salihin... (Diyanet yayınları, Cilt II, sh. 277-282) 236 Neşei’nin Kübra adlı yapıtından naklen bkz. Gazali, İhyau.... (Cilt İV. sh. 990) 237 Ad olarak "hüçnet" olarak kullanıldığında "aşağılık", "bayağılık", "soysuzluk", "kötü davranış" gibi anlamlardadır. 238 Bu tür Hadis’ler ıoccedloin bkz. Diyanet Dergisi, (Kasım-Aralık 1972o Cilt Xİ, sayı 6o sh. 338-342)o ayrıca bkz. Diyanet Gazetesi (1 Kasım 1970o Sayı 3, sh. 14) 239 Bkz. A.R.Demircan, İslam’a Göre Cinsel Hayat, (İstanbul 1988, Cilt İ, sh. 219) 240 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt Xİİ, sh. 192-193, Hadis no. 2032) 241 Ebu Kata’de’nin rivayeti ıoccedloin bkz. ibid (Cilt Xİİ, sh. 56) 242 ibid. (Cilt İ, sh. 180, Hadis no. 171) 243 ibid. (Cilt İ, sh. 155-6, Hadis no. 139) 244 ibid. (Cilt İ, sh. 154-5o Hadis no. 138). 245 ibid. Cilt İ, sh. 215, Hadis no. 201) 246 Ayet’in bu tür occedloevirisi ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İ. sh. 219) 247 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İ, sh. 219-220 248 Sahih-i BuhariMuhtasarı... (Cilt İö sh. 221, Hadis no. 206) 249 Sahih-i Buharı Muhtasarı...( Cilt İ, sh. 222, hadis no. 208)o Ayrıca bkz. Ebu Davud ‘un K.Taharet’ inden (Hadis no. 212) alıntı olarak Ali Rıza Demircan’ın İslam’a Göre Cinsel Hayat (İstanbul 1986), Cilt İ. sh. 220 250 Sahih-i.... (Cilt Vİ. sh. 272, Hadis no. 916) 251 Prof. A.Gölpınarlı’nın Kur’an occedloevirisinde "memeleri yeni sertleşmiş kızlar" deyimi yer almıştır. Diyanet’in occedloevirisinde "tomurcuklanmış" deyimi geoccedloer. 252 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 42-44, Hadis no. 1342- 1343) 253 1976 yılında lise’ler ıoccedloin hazırlatılan Din Dersleri adlı kitab vesilesiyle "Cumhuriyet" gazetesinde yayınlanan "Terazili Din Bilgisi" (Yazar: Cevdet Kudret) başlıklı yazı . ("Cumhuriyet", 14, Ekim 1976) 254 İlgili hadis’ler ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ. sh. 325, Hadis no. 1827) 255 Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 326) 256 Spencer-Gillen, age, (sh. 32 ve d.) 257 Bu konuda daha geniş bilgi ıoccedloin Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız. 258 Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız. 259 Bu hususları Şeriat ve Kadın adlı kitabımda ele aldğim ıoccedloin burada fazla durmayorum. 260 Şeriat’ın kadına reva gördüğü haksızlıkları ve aşağılatmaları vurgulayan ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan Şeriat ve Kadın başlıklı bir yazıma karşı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 7 Haziran 1973 tarihli "Tercüman" gazetesinde verdiği yanıt’ta böyle yazılıdır. 261 Bu konudaki hadis’ler ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt İö sh. 224, hadis no. 209) 262 Adana Milletvekili Cüneyd Canver’in, 10 Mayıs 1989 tarihinde T.B.M. Meclisi Başkanlığına verdiği bir Soru önergesi’nde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın "Kadınları aşağılayan, kuoccedloulten ve erkeğin yanında zavallı kılan hükümlerin yayınlanmasına" neden dolayı aracılık eder olduğu hususunun aoccedloiklanması istenmiş ve bu hükümlerden bazı örnekler verilmiştir. Bunlar arasında kadınları "aklen ve dinen dün" olarak tanımlayan, "‘eşek, köpek, domuz, karga vs..." kertesinde tutan, "uğursuzluk ve fitne kaynağı sayan", "erkeğin yarısı değerinde tanık" yapan, "Cehennemlerin occedlooğunluğuna layık" bulan ya da bunlara benzer diğer kuoccedloultucu hükümler yer almıştır. Diyanet’in T.B.M. Meclisi’ne sunulmak üzere bu konuda hazırlayıp Devlet Bakanlığı’na yollamış olduğu 7 Kasım 1989 tarihli ve 10/027/1317 sayılı Cevabı Yazı’sında, soruların pek occedlooğu cevapsız bırakılmış diğerleri de bir takım kurnazlıklarla saptırılıp occedloarptırılmış ve occedloelişmeli bir mantık, ve bilimselliğe yakışmaz bir dil ile sunulmuştur. 263 Gazali, İhyau ‘ulumi’d-din, (Bedir Yayınları , İstanbul, 1975) Cilt II, sh. 83 264 ibid. (Cilt II, sh. 117o 147-8) 265 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İV, sh. 219-220) 266 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt X, sh. 449-451) 267 Diyanet’in Devlet Bakanlığına verdiği Cevabı Yazı, (sh. 6) 268 Sahih-i... (Cilt VII, sh. 298-9) 269 Sahih-i... (Cİlt Xİİ, sh. 243-6o 270 Ahmed İbn-i Hanbel ile Beyheki’nin Abdullah İbn-i Mes’ud’tan rivayet ettiği bu ahdis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt V. sh. 351) 271 Diyanet yayı’nından alınma yukarıdaki satırların aslı şöyle: "Din-i İslam, fıtri bir din olmak ı’tibariyle insanların bütün ahval ve harekatında tabii olmalarını, ca’lı ve sahte her fiil ve hareketten içtinab etmelerini istiyor. Güzellik de bunlardan biridir. Tab’ı-selim sahibi ıoccedloin kudret-i fatira’nın bahs ettiği güzelliğin fevkinde bir güzellik bulmak imkanı var mıdır? Sayed olsaydı, insanları ahsen-i takvim üzere yarattığını bildiren Halıkımız bizi o şekil ve surette, mesela dudak larımızı daha kırmızı yaratırdı. Tabii olmiyan güzelliklerin fenalığına işaret ederek söylenen ...-’Bu sus, kioccedloina doğun vuran kadı’nın gayr-i tabii güzelliğinden daha müştekrehtir-’ sözü Arablardan tab’ı-selim sabıbı erbab-ı zarafet arasında mesel olmuştur" Bkz. Sahih-i... (Cilt V. sh. 351-2) 272 Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 1120 Hadis no. 1955) 273 Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 111, Hadis no. 1956) 274 Sahih-i ... (Cilt İX, sh. 34-34, Hadis no. 1337)o Bu konuda ayrıca bkz. Arsel, Şeriat ve Kadın (10.baskı, sh. 222-223) 275 ömer b. el-Hattab’ın bu sözleri ıoccedloin bkz. Siyer İbn İshak... (sh. 312) 276 Cabir’in rivayeti ıoccedloin bkz. İmam Gazali, İhyau ‘Ulumi’d-Din, (Bedir Yayınları, İst. Cilt II, sh. 78) 277 ibid. 278 Bkz. A. R. Demircan, İslam’a Göre Cinsel Hayat, (İstanbul 1986, Cilt II, sh. 90-95) 279 Sahih-i... (Cilt İV, sh. 450-1) 280 Arapoccedloa "Hacer" sözcüğü "taş", "kaya paroccedloası" demektiro "Esved" sözcüğü ise "Kara","Siyah" anlamındadır. 281 Bkz. İslam Ansiklopedisi, "Ka’be" sözcüğü, (Cilt Vİ, sh. 8) 282 Biraz önce belirttiğimiz gibi Kabe’nin temelleri’nin atılmasiyle ilgili Kur’an ayetlerini (örneğin II: 125-127 vso ve İmran 96-97) yorumlayan Tabarı, Ka’be’nin inşası konusunda iki ayrı görüşün bulunduğunu ve bir görüşe göre temelleri ata’nın Adem diğer görüşe göre ise İbrahim olduğunu söylemiştir . Tabarı’nın Kur’an yorumu ıoccedloin Bkz. İslam Ansiklopedisi, Ka’be sözcüğü. 283 İslam Ansiklopedisi’nde Ka’be sözcüğüne bakınız. 284 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt. Vİ, sh. 108, 164) 285 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt Vİ, sh. 107o Hadis no. 791) 286 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İ, sh. 151o Çıld II, sh. 701o Çıld V, sh. 138o Çıld Xİİ sh. 339) 286 a. Müslim, Kitab’ül-Esribe, ve ayrıca bkz. Riyaz’üs-Salihin (İst. 1992o Cilt III, sh. 263-4, Hadis no. 1637 ve 1638) 286 b. Müslim, Kitab’ül-Esribe. Nevevi, Riyaz’üs-Salihin, (İst, 1992, Cilt İ, sh. 196 Hadis no. 159) 287 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt V, sh. 141 287 a. Buharı, Kitab’ül-Vudu. Müslim, Kitab’ut-Tahare. Nevevi, Riyaz’üs-Salihin (İst. 1992, sh. 271, Hadis no. 1648) 288 Sahih-i Buharı Muhtasarı...(Cilt İX, sh. 50 , Hadis no. 1358) 289 Bu konudaki occedloeşitli hadis’ler için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 349 ve d. Hadis no, 262, 263, 264, ve sh. 475 Hadis no. 319) 290 ibid . sh. 354 291 Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 106, Hadis no. 1952) 292 Buharı’nın İbn-i Malik’tan rivhayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt VII, sh. 204-6, Hadis no. 1062) 293 Her ne kadar sağ’a ikram’ın "sünnet" öldüğü ve bu hususta Ulema arasında ihtilaf bulunmadığı kabul edilirse de İbn-i Hazm gibi bazı fıkihoccedloi’lar: "Sağında 294 Ebu Ya’le’l-Mevsili’nin İbn-i Abbas’tan rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt VII, sh. 207) 295 "The New York Times", 11 Ocak 1993 295 a. Ebu Davud ve Tirmizi ‘nin rivayet’leri ıoccedloin bkz. Riyaz’üs-Salihin (İst.1992, Cilt II, sh. 396, Hadis no. 1132) 296 Bu konudaki occedloeşitli hadis’ler ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İ, sh. 99, 143.) Ayrıca bkz. Gazali, Kimya-yı Saadet... (sh. 90) 297 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İ, sh. 142-147) 298 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İ, Hadis no. 130) 299 Sahih-i Buharı Muhtasarı... Çıld İ, sh. 147) 300 Bu konuda bkz. İmam Gazali, Kimya-yı Saadet, (Bedir yayınları, İstanbul 1979, sh. 92) 301 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld VIII, sh. 191) 302 Gazali, age , (1979, sh. 92, 162) 303 Ahmed İbn Hanbal, Müsnad, (Cilt II, sh. 359) 304 Tabarı, Zamahsarı, Kurtubi vb... gibi kaynakların bildirmesine göre "Besmele" ‘nin asıl Neml Süresin’deki "İnnahu min Sülayman va innahu bi’smi’llahi’-rahmanı’il-rahim" ayeti ile terkib haline girdiği kabul edilir. 305 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 56, Hadis no. 1355) 306 Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin Levamıul-Ukul Min Şerh-i Ramüzül-Ehadis’ten naklen Demircan, age, Cilt İ, sh. 171 307 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld II, sh. 402 vb...o Çıld X, sh.47-49) 308 Yukarııya alınan ayet’ten ilki Diyanet’in , ikincisi Prof. Gölpınarlı’nın, üoccedlouncusu de ömer Rıza Doğrul’un Kur’an occedloevirisindendir. 309 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld Vİ, sh. 329-331) 310 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İ, sh 68o Çıld İX, sh. 67) 311 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İX, sh. 70) 312 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İX, sh. 59) 313 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld İX, sh. 58) 314 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld Xİ, sh. 301) 315 Bkz. Kur’an En’am Süresi, ayet 112-113o ayrıca bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Çıld VIII, sh. 229-230) 316 Yaşar Nuri öztürk adında hafızlıktan yetişme bir ilahiyatoccedloi "Profesör!", Kendi Dilinden Son Peygamber (Kırk Hadis Şerhi) , adli kitabında (İstanbul 1984, sh. 168 ve d. ) , yukarıda değindiğimiz kaynaklara dayalı olarak bu olayı, İslam tarihi’nin en büyük mucizelerinden biri olarak nakleder. 317 Bu hususlar ıoccedloin bkz. İmam Gazali, Kimya-yı Saadet (Cilt İ-Iİo Bedir Yayınevi, İstanbul, 1979, sh.909 318 Bu konudaki hükümler ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt Xİİ, sh. 165 ve d.). Ayrıca bkz. Gazali, İhyau...., (Cilt II, sh. 516 ve d.) 319 ibid. (Cilt Xİİ, sh. 165-166) 320 Gazali, İhyau... (Cilt II, sh. 516-7) 321 Ebu Hüreyre’niun rivayetine dayalı bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı ... (Cilt İX, sh. 58, Hadis no. 1357) 322 Ebu Hüreyre’nin rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İ, sh. 130, Hadis no. 110) 323 ibid. (Cilt İ, sh. 110) 324 ibid. (Cilt İ, sh. 154, Hadisd no. 137) 325 ibid. (Cilt İ, sh. 131, Hadis no. 112) 326 Enes b. Malik’in rivhayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 3439 ve d. H. no. 262, 263, 264) 327 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 67) 328 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 66-7, Hadis no. 1363) 329 Bezzar’ın rivayeti ıoccedloin bkz. ibid. 330 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 68) 331 Ebu Hüreyre’nin rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 66- 7. Hadis no. 1363) 332 Ebu Müse’l-İsfehanı’nın Tergib adli yapıtında bulunan bu hadis hükmü ıoccedloin bkz. ibid. (Cilt İX. sh. 68) 333 Diyanet İşleri Başkanlığın’da önemli görev almış bir din adamı’nın bu konuda halkımıza verdiği bilgiler ıoccedloin bkz. Ali Rıza Demircan, İslam’a Göre Cinsel Hayat, (İstanbul 1986o Cilt II, sh. 93-96). Yukarıdaki ayet şu şekilde sunulmakta: "Eğer Allah’ın yasalarına gereğince bağlı kalmak istiyorsanız, yabancı erkeklerle konuşurken hoş bir eda ile konuşmayın..." (33 Ahzab 32) 334 Gazali, İhya’u.... (Cilt II, sh. 78) 335 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt II, sh. 441-5) 336 Demircan, age (Cilt II, sh. 94) 337 Avnul-Mabud Şerh-u Sünen-i Ebi Davud’tan (14/111) naklen Demircan, age (Cilt II, 94o 338 Diyanet İşleri Başkanlığında yüksek dereceli görev almış olan bir din adamı’nın İslam kaynaklarından alınma bu tür hükümlerle dolu kitabı ıoccedloin bkz. Demircan, age , (Cilt II, sh. 92-96) 339 Ebu Hüreyre’nin rivayeti ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (occedloilt İX, sh. 59, Hadis no. 1359) 340 Sahih-i Buharı Muhtasarı...(Cilt İX, sh.58, Hadis no. 1358) 341 Sahih-i Buharı Muhtasarı...(Cilt İX, sh.59, Hadis no. 1359) 342 Ebu Hüreyre’nin eivayet ettiği bu hadis için bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 70-71, Hadis no. 1365) 343 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 71) 344 Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 68, Hadis no. 1364) 345 Diyanet’in bu yorumu ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX. sh. 69) 346 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 70) 347 Diyanet’in dayandığı sözlüksel yanım şöyledir: "Sihir (...) sebebi hafı ve dakik olan şeydir..." . Bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt VIII, sh. 225) 348 ibid. (Cilt VIII, sh. 225 349 Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Muhammed: " Muhlik olan yedi şeyden occedloeki’niniz" demiş ve bunlardan biri’nin "sihir" öldüğünü bildirmiştir. Bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı.... (Cilt VIII, sh. 224, hadis no. 1172) 350 Ebu Ubey Kasım İbn-i Sellam’ın Garibu’l-Hadis adlı kitabında yer alan bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (VIII, sh. 234-5) 351 Her ne kadar Muhammed’in sihir’den etkilenmesini "Ulema"dan" bir kısmı "bir nakışa, bir ayıp addederek reddetmişler" işe de diğerleri (ve bu arada bizim Diyanet ) bunun "ne ayıb ve ne de nakışa" öldüğü kanısındadırlar. Onlara göre Muhammed bir insan olduğuna göre, peygamberliğine taalluk etmeyen her hangi bir hastalığa yakalanması kadar sihirden de etkilenmesi de doğaldır. Bkz. Sahih-i ... (Cilt VIII, sh. 234) 352 Sahih-i...(Cilt VIII, sh. 225-6) 353 Sa’d İbn-i Ebi Vakkas’ın rivayetine dayalı bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 393, Hadis no. 1863) 354 Diyanet’in aoccedloiklaması şöyle: "Bu hurma’nın şemden, sihirden masuniyet te’min etmesi Resul-i Ekrem’ın bu hurma hakkında dua buyurmasından dolayı teberruk (uğurlu olması) cihetiyledir.(...) Bu masuniyetin Medine hurmasına tahsisi ve sayısı’nın yedi olması sebebi ve hakikati Resul-i Ekrem’ce ma’lum umurdandır. Bizce hükmü, ma’lum olan umurdan değildir..." Bkz. Sahih-i ... (Cilt Xİ, sh. 394) 355 Bu beyanat ıoccedloin bkz. Hürriyet Gazetesi, 21 Kasım 1992. Sh. 9 356 Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai gibi kaynaklara göre Ebu Hudri’ni iyileştirdiği hasta asabı rahatsızlığa yakalanmış ve demir tomruğa vurulmuş bir delidir. Bu hususlar ıoccedloin İbn-i Mace’nin Ticaret ve Tirmizi’nin Sünen adlı yapıtlarından alınma bilgiler ıoccedloinz bkz. Sahih-i..., (Cilt VII, sh. 45) 357 Sahih-i... (Cilt VII, sh.42-4 Hadis no. 1031) 358 Bilindiği gibi İslam’ın beş temeli şunlardır: 1)Tanrıdan başka Tanrı olmadığına ve Muhammed’in peygamber olduğuna inanmako 2) Namaz kılmako 3) Zekat vermeko 4) Hacc etmeko 5) Ramazan orucunu tutmak. 359 Diyanet Dergisi (Diyanet İşl. Bask. Yayınları, Cilt Xİ, Sayı 6, sh. 338-342) 360 Diyanet Dergisi (Diyanet İşl. Bask. Yayınları, Cilt Xİ, Sayı 6, sh.. sh. 338 361 Diyanet Dergisi (Diyanet İşl. Bask. Yayınları, Cilt Xİ, Sayı 6, sh. 339) 362 Diyanet Dergisi (Diyanet İşl. Bask. Yayınları, Cilt Xİ, Sayı 6, sh. 363 Diyanet Dergisi (Diyanet İşl. Bask. Yayınları, Cilt Xİ, Sayı 6, sh. 340 364 Demircan, age, (Cilt II, sh.169) 365 Demircan, age, (Cilt II, sh. 170 366 Demircan, age (Cilt II, sh. 168) 367 Diyanet Dergisi (Diyanet İşl. Bask. Yayınları, Cilt Xİ, Sayı 6, sh. 340) 368 Demircan, age. (Cilt II, sh. 168) 369 "Hukuk-u İslamiyye ve İstilahat-ı Fikhiyye Kamusu" gibi kaynaklara ya da İbn Mace’nin yapıtlarına dayalı olarak din adamlarımızın yukarıdaki görüşleri ıoccedloin bkjz. Demircan, age, (Cilt II. sh. 169) 370 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İV, sh. 449-451, Hadis no. 652) 371 Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’inde alınma bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İV, sh. 451-2) 372 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İV, sh. 450, 452) 373 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İV, sh. 452-454) 374 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İV, sh. 451) 375 Diyanet’in yayınladığı Sahih-i Buharı Muhtasarı’nda şöyle yazılı: "(...)bu sandıklar ıoccedloinden hayalimize ne manalı sesler aksetmiyor. Beşerin gafleti bu occedlook manalı sesleri işitmeğe... mani ölü yor. Enzar-ı ibret önünden hergün gelip geoccedloen bu nevi’ suunat-ı kevniyyeyi (varlıkla ilgili olayları) hakkıyle görmek , bu sesleri layıkıyle işitmek mümkün olsaydı, hadis-i şerifte haber verildiği veçhile insan derhal düşer bayılırdı" ( Cilt İV, sh. 451) 375 * Gazali, age (Cilt II, sh. 44) 375 ** Gazali, age (Cilt II, sh. 49) 376 Bu konuda Bkz. Kitab el-Eganı ( Cilt İV, sh. 141 ve d.) . ayrıca bkz. Sahih-i..., (Cilt VII, sh. 236) 377 Bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt İX, sh. 193 ve d. Hadis no. 1414) 378 ibid. 379 Diyanet’in Kur’an occedloevirisinden. 380 Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (İstanbul 1966o Cilt II, sh. 374. 381 ibid. (sh. 601) 382 Diyanet’in yayınlarında yer alan bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... Cilt X. sh. 376 ve d. Hadis no. 1648). 383 Ayşe’nin rivayeti olan bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt X. sh. 79 ve d. Hadis no. 1554) 384 Şemure İbn-i Cundeb’in rivayeti olan ilginoccedlo bir diğer örnek ıoccedloin bkz. Sahih-i... ( Cilt İV. sh. 598 ve d.) 385 Ayşe’nin ve Ebu Ya’lan’ın rivayetleri olan bu hadis ıoccedloin bkz. Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 276) 386 o. R. Doğrul, Tanrı Buyruğu,... (Sh. 52 not. 156) 387 Buharı’nın Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İV, sh. 536)o 388 Müslim’in Enes İbn-i Malik’ten rivayeti: Sahih-i... (Cilt İV. sh. 536-7) 389 Buharı’nın Abbas İbn-i Abdulmuttalıb’den rivayeti için. Sahih-i... (Cilt X. sh. 52-53, hadis no. 1548, 1549) 390 Mevlana Celaleddin-i Rumi, Fihi Mafih (Maarif Başinevi, İstanbul 1954, sh. 241) 391 Bu alıntı için bkz. taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi (1966) (Cilt II, sh. 524) 392 Sahih-i... (Cilt İX, sh. 392) 393 Sahih-i... (Cilt X. sh. 152)o taberi, age (1966) (Cilt II, sh. 308) 394 Siyer İbn İshak, (sh. 302) 395 Siyer İbn İshak (akabe yayınları, 1988o sh. 375 ve d.) 396 Siyer İbn İshak, ( sh. 375) 397 Bu konuda İbn Hisam’ın, Vakidi ve Tabarı’nın yapıtlarından gayri İbn-i Cevzi’nin Şerefu’l-Mustafa adlı kitabına, ve Halabi’nin İnsan al-uyun, ve Mas’udi’nin al-Tanbih adlı kitaplarına bkz. Ayrıca Buharı’nın Cabir İbn-i Abdillah’tan rivayeti olan hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh. 174 ve d. hadis no. 1578) 398 Siyer İbn İshak, sh. 373) 399 Sahih-i... (Cilt X. sh. 174-179). Bu konuda ayrıca bkz. Siyer İbn İshak, sh.371 ve d. o ayrıca bkz. İbn İshak, age (1980), sh. 675 400 Sahih-i... (Cilt İ, sh. 193) 401 Sahih-i... (Cilt İ. sh. 194) 402 Sahih-i... (Cilt İ. sh. 194o ayrıca Cilt VII, sh. 87 ve d.) 403 Ayşe’nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 343 ve d. Hadis no. 1234) 404 Bu hadis’ler için bkz. Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 342, H. no. 1233) 405 Buharı’nın Hüzeyfe (İbn-i Yeman)’ dan rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh. 381, hadis no. 1650). Ayrıca İbn Sa’d’in Kitab al-Tabakat ‘ ına bakınız. 406 Buharı’nın İbn-i ömer’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ. sh. 383, H. no. 1851) 407 Buharı’nın Ebu Talha’dan rivayeti olan yukarıdaki hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt X. sh. 152, H. no. 1567o ayrıca bkz. Cilt İV, sh. 673) 408 Diyanet’in bu konudaki görüşleri için bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh. 153o ve Cilt İV. sh. 673) 409 Sahih-i... (Cilt X. sh. 154) 410 Taberi, age (1966), (Cilt II, sh. 338 ve d.) 411 Bu hadis için, Buharı ve Müslim gibi kaynaklardan gayri Ebu Davud’un Kitabu’t-tahare’sine, ve ayrıca Neşei, İbn-i Sa’d, Taberi, Tabaranı, İbn-i Hibban, İbn-i İshak vs gibi kaynaklara bakınız. Diyanet’in yayınları olarak bkz. Sahih-i... (Cilt İ, sh. sh. 180 ve d. Hadis no. 172o Cilt V. 352 ve d.o Cilt Xİİ, sh. 257 ve d.) 412 Sahih-i... (Cilt X. sh. 258 ve d. 413 Buharı’nın Enes (b. Malik) den rivayeti için bkz. Sahih... (Cilt II, sh. 299 ve d. Hadis no. 241 o ayrıca bkz. Cilt X, sh. 270 ve d.) . Ayrıca Bkz Taberi, age (1966)o (Cilt II, sh. 501, 688)o Ayrıca bkz. Siyer İbn İshak, sh. 324 414 Bu hususlar için bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi, (Cilt II. sh. 422 ve d.). Ayrıca bkz. Siyer İbn İshak, sh. 374 ve d.o İbn Hisam’ın yapıtlarıo Vakidi’nin Kitab al-Magazi’si. Bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 407o Cilt X, sh. 225, 228) 415 Sahih-i... (Cilt X. sh. 229) 416 Buharı’nın Ebu Said-i Hudri’den ve ayrıca Müseyyeb İbn-i Hazn’dan rivayet ettiği hadisler için bkz. Sahih-i... (Cilt İV, sh. 533 , Hadis no. 665o ve Cilt X, sh. 53 , Hadis no. 1549) 417 Sahih-i... (Cilt X. sh. 52-53, Hadis no. 1548) 418 Buharı’nın Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İX. sh. 233 ve d. hadis no. 1434o ayrıca bkz. Cilt III, sh. 341 ve d.) 419 Müslim’in Cabir’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 342) 420 Buharı’nın Şemure İbn-i Cundeb’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İV, sh. 595 ve d. Hadis no. 681) 421 Ebu Hüreyre’den rivayet için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 603 ve d. Hadis no. 377) 422 Yemame valis’nin uyguladığı ceza, şarkıcı kadınların ellerini kestirmek olmuştur. Ebu Bekr, yukarıdaki mektubu ile ceza’nın elleri kestirmek değil öldürmek olması gerektiğini bildiriyor. Bu hususla ilgili olarak Zeynü’d-din Ahmed b. Ahmed b. abdi’l Latifi’z-Zebidi’nin Tarih-i Fıkıh’tan naklen bkz. Sahih-i... V. sh. 355) 423 Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 257 ve d.) 424 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 387, Hadis no. 1264) 425 Sahih-i... (Cilt II, sh. 565-8, Hadis no. 362 ) 426 Sahih-i... (Cilt VIII, sh, 384 ve d. Hadis no. 1262) 427 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 388, Hadis no. 1265) 428 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 386) 429 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 386) 430 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 386) 431 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 387) 432 Olay için bkz. Taberi, age (12966), (Cilt II, sh. 578) 433 Tabarı, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (T.C. Milli Eğitim Bakanlığı yayınları, İstanbul 1966, Cilt II, sh. 434 ve d.) 434 ibid. (Cilt II, sh. 437) 435 Amr’ı Habesistan’a gönderirken Habes meliki Necası’yı İslam’a davet etmesi için talimat verir. Güya Necası bu davet üzerine: "Bizimle sizin aranızda İncil reddolunmaz bir şahid, zulüm etmez adil bir hakim olsun" der ve müslüman olur. Bkz. Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 388 ve Cilt İV, 304) 436 İbn-i Ebi Vakkas’ın rivhayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İX, sh. 59-60)o Enes İbn-i Malik’in rivayetine göre kadınlar ömer’e şöyle demişler: "Çünkü sen Resululah’tan ...daha katı yüreklisin" Bkz. Sahih-i... Cilt İX. sh. 348 ve d. hadis no. 1495) 437 Bu hususlar için bkz. Taberi, age (1966), (Cilt II. sh. 337 ve d. Aynı konuda İbn’i İshak’ın Siyer’ine bakınız. 438 Bu olay için bkz. Mevlana, Fihi Mafih, (Maarif Basımevi, istanbul 1954 sh. 241) 439 Bu hususlar için bkz. Gazali, İhyau... (1975), (Cilt İV. sh. 850 ve d.) 439a Bu şiir (ve çevirisi) Muzaffer özdağ’ın Tarih ve Toplum dergisi’nde yayınlanan bir yazısından alınmıştır. 440 Bkz. Sahih-i ... (Çıld İX, sh. 55-6, 65, 95-7, 293-4o Hadis No. 1361, 1372, 1354, 1373, 1467, 1468) 441 Bu konuda bkz. C. E. Wilson, "The Wall of Alexander Against Göğ and Magog and the Expedition Sent Out to Fınd İt by the Khalef Wathiq in 843 A.D. (in Hırth Anniversary, London 1923, sh. 575-612) 442 Bu hususlar için benim Arap Milliyetçiliği ve Türkler adlı kitabıma bakınız. 443 Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk?, (Başak yayınalri, İstanbul 1994, sh. 82 v d. ) 444 Aydın, age. (sh. 87) 445 Diyanet’in bu hadis’le ilgili yorumu için bkz. Sahih-i ... (Cilt İX. sh. 102, Hadis no. 1372) 446 Bu konuda bkz. Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, (İnkılap Kitabevi, 1987, sh.36 ve d.) 447 Bu konuda ayrıca bkz. Aydın, age, 448 Bu konudaki hadis’ler için bkz. Sahih-i... (Cilt İX. sh. 89 ve d.) 449 Cabir b. Abdullah’ın rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 245, Hadis no. 223). Yine bunun gibi diğer peygamberlerin sadece kendi kavmı’nın dili ile konuştuklarını ve fakat kendisi’nin bütün kavimlerin diliyle konuştuğunu söylemiştir. Bkz. Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 423 ve d.) 450 Bu konuda daha geniş bilgi için benim Arap Miliyetçiliği ve Türkler adlı kitabıma bakınız. 451 Bkz. Taberi, age (1966), (Cilt II, sh. 37) 452 Bu konuda bkz. Dursun, Din Bu... (Cilt III, sh. 114) 453 ibid. 454 Buharı ve Müslim kaynaklarında yer alan ilgili hadisler için bkz. Dursun, Din Bu (Cilt III, sh. 114) 455 Ebu Hüreyre’nin rivayeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 558 ve d. Hadis no. 360). 456 Buharı ve Müslim kaynaklarındaki bu hadis için bkz. Dursun, age (Cilt III, sh. 132) 457 Buharı’nın İbn-i Abbas’tan rivayeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i... Cilt Xİ. sh. 394, hadis no. 1864) 458 Kur’an yorumcularından Hattabi’nin görüşünün bu olduğu anlaşılmaktadır. 459 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu görüşü için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ. sh. 395) 460 Nur Süresi’nin 24.cu ayet’ine göre ahba ve akraba evlerinde yemek yemek caizdir 460 * Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, (Kaynak yayınları, 1994, Cilt 7 sh.260 ve d.) 460 ** Türk Edebiyat Dergisi’nin Aralık 1993 tarihli sayısında "Görüşler" başlıklı yazıya bakınız (Sh, 49-50). 461 Din adamları’nın eylemleri konusunda bkz. Sadi Borak, Hacı Süleyman Efendi, (İstanbul 1974)o Ahmet Refik Altınay, Hoca Nüfusu (İstanbul 1933)o Neşet Çağatay, Türkiye’deki Gerici Eylemler (Ankara 1972)o Ali Naci Karacan, Softalar ve Medreseler (İstanbul 1913)o Hakkı Kılıczade, İ’tıkad-ı Batılıya İlan-ı Harp (İstanbul 1913)o Çetin özek, Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü (İstanbul 1964)o Süleyman Nazif, İmana Tasallud, İstanbul 1925) 462 Ayrıca bkz. Riyazü’s Salihin.... (Cilt İ, sh. 268-286) 463 Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanan Hutbeler (Ankara 1973), adli kitabın 217.çi sayfasına bakınız. sh 464 Tevbe Süresi’nin çizye ile ilgili 29 ayeti’nin açıklanması konusudna bkz. Sahih-i..., (Cilt VIII, sh. 449 ve d.) 465 İbn-i ömer’den rivhayet olunan bu hadis için bkz., Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 110 ve d. Hadis no. 1955) 466 Ebu Hüreyre’den rivayet olunan bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİİ, sh. 111 Hadis no. 1956) 467 Hüzeyfe’nin rivayetine göre Muhammed’in bu hadis’i için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ. sh. 388-9, Hadis no. 1859) 468 İbn-i ömer’in Muhammed’ten rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ, sh. 383, hadis no. 1851) 469 Ebu Hüreyre’nin rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt Xİ. sh. 41-42, hadis no. 1675) 470 Ebu Hüreyre’nin rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İX. sh. 68, hadhis no. 1364) 471 Ayşe’nin rivayeti ola bu hadis için bkz. Gazali, İhyau... (Cilt İV, sh. 844) 472 Ebu Hüreyre’nin rivayeti olan bu ahdis için bkz. Sahih-i. .. (Cilt Xİİ, sh. 212-3, Hadis no. 2053) 473 Ebussuud Efendi’nin "Gayr-i müslim’ ler" ile "Müslim’ler" arasındaki ilişkilerin ne olması gerektiğine dair fetvaları için bkz. Düzdağ, age (sh. 89-118) 474 Bu konudaki kaynaklar ve daha geniş açıklama için benim Şeriat ve Kadın adlı kitabımın ikinci bölümünün VIII/D kesimine bakınız. 475 İslam kaynaklarına göre Nuh’un üç oğlu ona Ham, Şam ve Yafis’ten gayri bir de günahkar olan "Kan’an" adında bir oğlu vardır ki yukarıda sözü geçen kimse budur.(Bkz. İslam Ansiklopedisi’ nde Nuh sözcüğüne bakınız) 476 Bu yorum için Marmara üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından yayınlanan Kur’an çevirisine bakınız. 477 Bu konuda bkz. Enbiya 52-57o Şaffat 85o Suara 84-89 478 Taberi, age (1966), (Cilt II, sh. 307 ve d.) 479 Sahih-i... (Cilt II, sh. 351) 480 Bu hususlar için bkz. Taberi, age (1966), (Cilt II, sh. 524) 481 Sahih-i... (Cilt VIII, sh. 469) 482 Siyer İbn İshak, (akabe yayınları , İstanbul, 1988, sh. 375) 483 ibid. 484 Bu alıntı için bkz. Taberi, age (1066o Cilt II, sh. 658) 485 Bu konuda benim Aydın ve ‘Aydın’ adli kitabıma bakınız. 486 Hayreddin Karama’nın "Yurt Dışındaki Müslümanlar" başlıklı yazısı için bkz. Diyanet Dergisi (Mayıs-Haziran 1975, Sayı 3o sh. 133). ayrıca bkz. İmam Gazali, İlahi Nizam (Çeviren Y. Arıkan, İstanbul 1971o Bu kitap Gazali’nin Mukaşefet-ül Kulüb adli yapıtı’nın çevirisi olarak yayınlanmıştır) 487 Bu alıntı için bkz. Kıyamet ve Ahiret (Müellifi İmam Gazalio Hazırlayan H. H. Işık, İstanbul 1973, sh. 84-7) 488 Bu konuda bkz. Roland H. Bainton, The Reformation of the XVİth Century, (Boston 1964, sh. 92, 100) 489 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İ, sh. 147, Hadis no. 129 ve 130) 490 Bkz. İmam Gazali, Kimya-yı Saadet (Bedir Yayınevi, İstanbul 1979) sh. 91-92 491 Gazali, age ( 1979), sh. 162-3 492 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt İX, sh. 66-68 ve d. Hadis no. 1363) 493 Sahih-i... (Cilt İX. sh. 67) 494 Ebu Hüreyre’nin rivayeti için bkz. Sahih-i... Cilt İX, sh. 68). Ebu Rafı’nın rivayeti için bkz. Ebu Müse’l-İsfehanı, et-Tergib ve’t-Terhib 495 Bu hususta daha geniş bilgi için benim Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakılması. 495 a. Bu hususlar için Diyanet İşleri Başkanlarından Lütfi Doğan’ın Ramuz el-hadis adlı kitabınma bakınız. Ayrıca bkz. Gazali, İhyau ‘ulumi’d-din (İst, 1975, Cilt İV. sh. 977) 496 Bu hususta bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Kuran-ı Kerim ve Meali (İstanbul 1958o Cilt II, sh. CXXİX) 497 ömer Rıza Doğrul çevirisinde "rüsva", "şerefsiz" deyimleri geçer. 498 o. R. Doğrul çevirisinden. 499 Gölpınarlı çevirisinde böyledir. o. R. Doğrul çevirisinde ise "Zillet içinde susun" şeklindedir. 500 Bütün bu konudaki şeriat hükümleri ve yorumları için bkz. Gazali, age (Bölüm Xİİİ, İkinci kısım, 98.paragraf). Bu konuda hadis’ler için. bkz. al-Katib, age, (Kitap II, Bölüm İX). 500* Marmara İlahiyat Fakültesi tarafından yayınlanan Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meali’ne bakınız. 501 Gölpınarlı çevirisinden. 502 Bu konudaki hadis’ler içn bkz. Sahih-i... (Cilt II, 261, 275o Cilt İX, sh. 280o ve Cilt X, sh. 56, 65-72) 503 Bu hususlar için ad-Demiri’nin Hayat al-Hayavan adlı kitabına bakınız. Çeviri için bkz. A Zoological Lexicon by A. S. G Jayakar (London 1906o Vol. İ, sh. 412) 504 Buharı’nın Zeyd b. Halid-i Cüheni’den rivayeti için bkz. Sahih-i.. . (Cilt II, sh. 916, hadis no. 469) 505 Bu hadis’leri Ebu Davud’un, Neşei’nin ve İbn-i Mace’nin Sünen kitaplarında bulmak mümkün. Sarıh Aynı’nın nakilleri için bkz. Sahih-i... (Cilt III,, sh. 299) 506 Bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 299, hadis no. 542) 507 Ebu Davud, Neşei ve İbn Mace gibi kaynaklardan çıkma bu hadis’ler için bkz. Sahih-i..., (Cilt III, sh. 299). 508 Enes İbn-i Malik’in rivayeti olan bu hadis’ler ve diğerleri için bkz. Sahih-i... (Cilt III, sh. 93, hadis no. 505, ve sh. 293 ve d., Hadis no. 538, ve ayrıca 533, 536, 539 sayılı hadis’lere bakınız. 509 Ayşe’nin rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt İ. sh. 3-14, hadis no. 3) 510 Kur’an’ın Neml Süre’si’nin 27. çi ayet’inde Süleyman’ın : "Ey İnsanlar! Bize kuş dili öğretildi" diye konuştuğu yazılı. 511 Bkz. Siyer İbn İshak, (sh. 213) 512 Her ne kadar bu Süre’nin Mekke’de konduğu sanılırsa da, en ciddi araştırmalara göre Mekke döneminde değil ve fakat Ebu Leheb’in ölüm tarihi olan Hicret’in sekıncı yılında konduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda Vakidi’nin Kitab al-magazi adlı yapıtı ile İbn İşak’ın, İbn Hisam’ın, Beyzevi’nin ve Tabarı’nın yapıtlarında bilgi bulunur. 513 Siyer İbn İshak, (akabe yayınları, 1988 , sh. 299 514 Taberi, age (1966) (Cilt II, sh. 464-5) 515 örneğin ömer R. Doğrul’un Tanrı Buyruğu adlı kitabında bu iddia yer alır. (Sh. 484) 516 Taberi, age (1966) . (Cilt Iİo sh. 462) 517 ibid. (sh.. 463) 518 Neşet Çağatay’ın İslam Ansiklopedisi’ndeki "Zeyneb" sözcüğü ile ilgili yazısına bakınız. 519 "Hamze" di "Hamza" olarak da okunur. 520 Sahih-i... (Cilt Vİ, sh. 342) 521 Buharı’nın Ali İbn-i Ebi Talib’den rivayeti için bkz. Sahih-i... (Cilt VII, sh. 244 ve d. Hadis no. 1071). 522 Gölpınarlı çevirisinde "korkutucu" diye geçen sözcük Diyanet Başkanlığının çevirisinde "uyarıcı" olarak geçer. o.R. Doğrul çevirisinde "Bana karşı gelmekten sakı’nın" diye yazılıdır. 523 Bu konuda bkz. Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk? (Başak yayınları, İstanbul 1994) 524 Al-Muhasibi ‘nin yukarıdaki görüşleri için onun, özellikle "Kitab ma’iyat al-akl" ya da "Kitab al-tavahhüm" ya da "Riaya" adli yapıtlarına bakınız. 525 Bu konuda Kasım al Amarrai’nin The Theme of Aşçension In Mystical Writtings (Baghdad 1968) sh. 105-7 526 Bu konudaki çeviriler için bkz. Duncan B. McDonald, Müslim Tehology, Jürisprudence and Constitutional Theory (London 1965: sh. 239)o William McKane, al-Ghazzalı’s Book of Fear and Hope (Leiden 1962o sh. 30, 42) 527 Bkz. Leonard da Vinci, Notebooks (English translation by E.McCurdy, London 1928. Reprinted in G. de Santillana, The Age of Adventure New York 1956, sh. 87) 528 Bkz. Arend Th. Van Leeuwen, Christianıty İn World Histöryo The Meeting of the Faiths of East and West (New York 1962o Transl. from German, sh. 326 ve d.) 529 Bkz. J. C. Flugel, Man, Morals and Society, (New York 1947, sh. 188). Ayrıca bkz. Vernon J. Bourke, History of Ethics (New York 1968o sh. 111 ve d.) 530 Bourke, age sh.111o Flugel, age, sh. 188 531 Herber Butterfield, Christiantity İn European History (Oxfor University Press, 1951, sh. 54)o Flugeel, age, sh. 188 532 Bkz. H. D. Bhattacharya, The Concept of the Spiritüal In Eastern and Western Thought", (in "Radhakrishnan Comparatıve Studies İn Philosophy Presented İn Honour Of His Sixtieth Birthday", London 1951, sh. 189-215) 533 Bkz. Swai Vivekananda, The Complete Works of SwAmı Vivekananda, (London 1931, Vol.İ, sh. 338) 534 Leo Straus, Spinoza’s Çrıtıque On religion, (New York 1965, sh. 45 ve d.) 535 B. de Spinoza, Ethics, (Vol. III,,sh. 27) 536 Bkz. James H. Leuba, "Fear And the Sublime İn Religion" ( in The American Journal Of Religious Psychology and Education, Vol. II, 1906-7, sh. 1-23) . Ayrıca bkz. Max Weber, Ancient Judaism (English Trad. New York, 1952, sh. 245) 537 Winfred Ernest, İntolerance , (New York 1934) sh. 41 538 Hendrik Van Loon, Tolerance, ( New York 1939) sh. 372 539 Bkz. William Mc Dougall, age, (sh. 268)o Lewis S. Feuer, The Scientific İntellectual (New York 1963) sh. 157 ve d. 540 Bkz. L.T. Hobhouse, Morals İn Evolutiono A Studty İn Comparatıve Ethics, (London 1951) sh. 514 ve d. 541-555 Luther ‘in bu sözleri için bkz. Christian Liberty ( İngilizce çevirio sh. 343). 556 Ahmet N. Yücekök, Türkiye’de örgütlenmiş Di’nin Sosyo-Ekonomik Tabanı, 1964-1968, (Ankara 1971, S.B.F. Yayınları, sh. 237) 557 Bu konu Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına adlı kitabımda daha geniş olarak incelenmiştir. 558 Bkz. Gerhard Lenski, The Religious Factor, (New York 1961) sh. 86 559 ibid. sh. 95 560 ibid. sh. 78 561 Bu konuda benim Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına adlı kitabıma bakınız. 562 Bu konuda bkz. Max Weber, The Protestant Ethiç and the Spirit of Capitalism, (New York 1958, İngilizce çeviri) sh. 115 ve d. o 159 563 Weber, age (sh. 79-80) Yazarın belirtmesine göre Luther İnciltedi "James İ, 27" (Yakub İ, 27) hükmünü yukarıdaki şekilde yorumlamıştır. 564 Weber, age (sh.81) 565 Weber, age (sh. 156). Ayrıca bkz. Richard Baxter, Christian Directory, (sh. 375, Weber’den naklen) 566 Her ne kadar günlük dua sırasında Hıristiyan kişi "Gökyüzündeki babamız, bize günlük ekmeğimizi ver" diye Tanrıya dua ederse de, rızkı’nın keyfi bir Tanrı iradesiyle değil fakat emeği’nin karşılığı olarak sağlandığı inancındadır. Bu inanca St. Paul’ün İncil’deki "Kim Çalışmaz ise ona ekmek yoktur, o yemek yemiyecektir" şeklindeki sözleri ile olduğu kadar Reformasyon liderleri’nin yukarıdaki çabaları ile kavuşmuştur. 567 Baxter’in Saints Everlaşting ve ayrıca Christian Directory adlı kitaplarından naklen Weber, age (sh. 261, Not 14) 568 Bkz. E. Harris Harbison, 569 Leuven, age (sh. 309-311) 570 Leuven, age (sh. 311). Söylendiğine göre Calvin’in görüşleri daha sonraki yüzyıllarda büyük ekonomistleri etkileyecek, örneğin Adam Smith’in "iş dağılımı" kuramını oluşturacaktır 571 Luther, Hıristiyanlar için Ahd-i Atıyk’taki (daha doğrusu Tevrat’taki) korkutucu ve dehşet salıcı Tanrı anlayışı yerine Ahd-i Cedid’teki (İncil’deki) "iyilik" ve "şefkat" kaynağı olan Tanrı anlayışını geçerli saydığı halde Calvin, aksine Ahd-i Atıyk’taki "otoriter ve keyfi" Tanrıyı, yani "Yehova’yı" seçmiş ve kişinin kaderi’nin Tanrı’nın keyfi iradesi’nin ürünü olduğunu söylemiştir. Bkz. Weber, age (sh. 113-43, 221) 572 Weber, age (sh. 104 ve d.) 573 J. Wosley Works (Edition by Jackson, London 1856-7o Vol. VII, sh. 365). Ayrıca bkz. A. Toynbee, An Historian’s Approach to Religion (New York 1956) sh. 182 574 Bu konuda benim, Aydın ve "Aydın", (İnkılap Kitabevi, İstanbul 1993) adli kitabıma bakınız. 575 Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, (İstanbul 1993, sh. 196 ve d.) 576 Bu hadis’ler için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı: Kırk Kudsi Hadis adlı kitaba bakınız. (Ankara 1985) sh. 9 577 ibid. (sh. 10) 577 a. bkz. Gazali, İhyau... (Cilt İV. sh. 425) 577 b. Buharı ‘nin ve Müslim’in Ebu Zer’den rivayetleri için Bkz. Gazali, İhyau... (Cilt İV. sh. 366) 577 c. Buharı, Kitab’ül-Et’ime. Ayrıca bkz. Riyaz’üs-Salihin (İst. 1992o Cilt İ, sh. 433, Hadis no. 493) 577 d. Riyaz’üs- Salihin (İst. 1992, Cilt İ, sh. 432, Hadis no. 491) 577 e. Buharı, Kitab’ür-Rikak,. Ayrıca bkz. Riyaz’üs Salihin, (İst. 1992, Cilt İ. sh. 441, Hadis no. 507) 577 f. Tirmizi, Kitab’uz- Zuhd. Bkz. Riyaz’üs-Salihin, (İst. 1992, Cilt İ, sh. 444, Hadis no. 514) 578 Kırk Kudsi Hadis, Diyanet Yayınları (Ankara 1985, sh. 23) 579 Bu hadis’ler için bkz. Gazali, İhyau... (Cilt III, sh. 362 ve d.) 580 Gazali, İhyau... (Cilt III. sh. 360) 581 Gazali, İhyau... (Cilt İV. 358) 582 Gazali, İhyau... (Cilt İV, sh. 360) 583 Gazali, İhyau... (Cilt İV, 358 ve d.) 584 Gazali, İhyau... (Cilt III, 592) 585 Gazali, İhyau... (Cilt İV. sh. 361) 586 Ayet’in bu çevirisi Prof. Gölpınarlı’nındır. 587 Buharı ve Müslim gibi kaynaklardan gelme bu hadis’ler için bkz. İmam Gazzalı, İhyau ... (Çıld İV, sh. 366, 425) 588 Bu hususta benim Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına (İstanbul 1994) adli kitabıma bakınız. 589 ibid. sh. 277 ve d. 590 ibid. sh 198 ve d.) 591 Bu konudaki hadis’ler için bkz. Riyazü’s Salihin... (Cilt İ, sh. 52 Hadis no. 25o ayrıca bkz. Cilt II, sh. 598) 592 Bu konuda benim: Teokratik Devlet... adli kitabıma bakınız. 593 Al-i İmran süresi’nin bu ayet’leri içerisinde Ühüd bozgunu’nun müslümanların hata’ları yüzünden olduğuna dair sözler de yer almıştır ki yukarıdaki hükümle çelişme arz’eder. 594 Enes’in rivayetine dayalı bu hadis için bkz. Riyazü’s Salihin ve Tercemesi (Diyanet yayınlario Cilt İ, sh. 73 Hadis no. 43) 595 Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt Xİİ, sh. 63, Hadis no. 1909) 596 İbn-i Cevzi, Tiybi ve Gazali gibi din bilginleri’nin bu konudaki görüşleri için bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı... (Cilt Xİİ, sh. 63) 597 Gazali, age (1975) (Cilt İV, sh. 186) 598 Bu hadis için bkz. Gazali, age (1975), (Cilt İV. sh. 186-7). Bu konularda ayrıca benim "Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına" başlıklı kitabıma bakınız. 599 Ebu Hüreyre’nin rivayeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i... (Cilt X İ, sh. 317o Hadis no. 2127) 600 Ebu Hüreyre’nin rivayeti için bkz. Riyazü’s Salihin Tercemesi (Cilt II, sh. 76, Hadis no. 659) 601 Diyanet’in Hutbeler adlı yayı’nından alınmıştır. 602 Bütün bu hususlar için bkz. Teokratik Devlet Anlayışından... 603 Bu konudaki şeriat hükümleri için bkz. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., (Cilt VII, sh. 352-2o Cilt Xİİ, sh. 294)o Riyazü’s Salihin Tercemesi, (Cilt II, sh. 73-4, 83-88) 604 Bu hususlar için Teokratik Devlet... adli kitabıma bakınız. 605 Bu konuda benim Aydın ve ‘Aydın’ adli kitabıma bakınız. 606 Riyazü’s Salihin..., (Cilt II, sh. 76 hadis no. 659). 607 Riyazü’s Salihin... (Cilt II, sh. 73-4, Hadis no. 656) 608 örneğin bkz. Sahih-i... (Cilt VII, 351 ve d.o Cilt Xİİ, 294)o Riyazü’s... (Cilt II, sh. 83 ve d.) .Bu konuda daha geniş bilgi için benim Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına adlı kitabıma bakınız. 609 Bu konudaki bazı hükümler için bkz. Sahih-i... (Cilt VIII, 292 ve d.o Cilt İX, 206 ve d.o Cilt Xİİ, 63-5, 86, 91,95) 610 The Plain Truth adlı Dergi’nin Jüly 1971, Vol. XXXVİ, 16 611 1975 yılı Temmuz ayında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin emriyle Turgutlu, Edremit ve Kemalpaşa da din kampları basılmış ve yapılan aramada yaşları 12 ila 15 arasındaki çocuklara nurculuk eğitimi yaptırıldığı, "cihad" ruhu aşılandığı saptanmıştır. Bu kamplara yapılan mali yardımların Edremit’in varlıklı çevrelerinden sağlandığı anlaşılmıştır. (Bkz. "Cumhuriyet", 9 Temmuz 1975) 612 TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nun Güneydoğu incelemeriyle ilgili raporunda bu hususlar yer almıştır. 613 William Howitt, age (sh. 398-9) 614 Bu tür şeriat verilerini halkımıza belletenlerin başında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İlahiyat Fakültelerinden çıkmış görevlileri gelir ki bir çoğu "Doçent" ya da "Profesör" unva’nına sahiptirler. örneğin bkz. " Diyanet Dergisi" (Cilt 9, sayı 100-101, sh. 306-308) 615 İlahiyat Fakültesi mezunu olup 1976-8 yıllarında Diyanet İşl. Bsk. Haseki Eğitim merkezinde ihtisas yapan ve sonra on iki yıl Süleymaniye Camii’nde imamlık görevinde bulunan Ali Rıza Demircan’ın "İslam’a Göre Cinsel Hayat" adli kitabına bakınız (Cilt II, sh. 168-9) 616 Diyanet İşleri Başkanlığının yayınlarından olan "Sahih-i Buharı Muhtasarı ..." adli yayı’nın 9.cu cildi’nin 68.çi sayfasına bakınız. 617 Diyanet yayınlarından olan "Sahih-i Buharı Muhtasarı...", (Cilt Xİİ, sh. 164-5, Hadis no. 2013-2014) 618 Yaşar Nuri öztürk adında ve İlahiyat fakültelerinden birinde dekanlık yapan bir "Profesör’ün" "Kendi Dilinde Son Peygamber" (İst. 1984) adli kitabına bkz. (sh. 167) 619 öztürk adındaki bir ilahiyatçı’nın yazısı için bkz. Hürriyet (24 Mart 1992), 620 Diyanet’in "Sahih-i Buharı Muhtasarı..." adli yayınlarına bakınız ( Cilt 9. sh. 449-451, hadis no. 1660) 621 Konya Selçuk üniversitesi öğretim üyelerinden bir doçent’in "Said-i Nursi" ile ilgili konuşmasındaki bu tür sözleri için bkz. Hürriyet Gazetesi’nin 15 Şubat 1993 tarihli nüshasında "Nurcu Doçent: Cumhuriyet Zindik Düzeni" başlıklı yazıya bakınız. 622 Diyanet’in yayınladığı Hutbeler adlı kitaba ya da "Sahih-i Buharı Muhtsarı..." adli yayınlara bakınız. 623 Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın "Hürriyet" gazetesinde yayınlanan 3 Ekim 1993 ve 19 Ocak 1995 tarihli beyanlarına bakınız. 624 Diyanet İşleri Başkanlarından Lütfi Doğan’ın "Ramuz El-Hadis" adli kitabına bakınız. 625 İlahiyat Fakültelerinden biri’nin Dekan’ı olan Y.N. öztürk adındaki bir "profesör’ün" 2 Ocak 1995 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan: "Dostoyevski’yi Anıyorum" başlıklı yazısına bakınız. 626 Koyu bir ortodoks hıristiyan olan Dostoyevski, 1880 yılında yazmış olduğu bir mektubunda Ortodoks kilisesi’nin Avrupa ülkelerini ve dolayısıyle dünya’yı peşinden sürükleyerek doğru yola çıkaracağını söyler. Bu konuda The Life of a Great Sinner adlı kitaba bakınız. 627 Y.N. öztürk adlı kişinin "Hürriyet" gazetesi’nde 1994 de yayınladığı "İzzetvegoviç’e Selam" başlıklı yazısına bakınız 627 a. öztürk adındaki kişinin 27 Mart 1995 tarihli "Hürriyet" gazetesindeki "Gerçek Hümanizm’e doğru" başlıklı yazısı 628 Şirazlı Hafız’ın şiirleri için bkz. Hasibe Mazlozglu, Fuzuli-Hafız (Ankara 1956). İngilizce çeviriler için bkz. Hafız of Shirazo Selections From His Pöems (London 1875o Transl. by H. Bicknell) 629 Eflatun’un kitabı ile ilgili bu yapıt için bkz. Averroes’s Commentary On Plato’s Republic (Cambridge 1956o Tranls. by. E. İ. J. Rosenthal) sh. 205 -215 . 630 Tevfik Fikret Robert Kollej’de öğretmenlik yaparken Selahi Dede adında bir hoca kendisinden iş ister. Temin edemeyince Tevfik Fikrete, "Kur’an’ın kara sayfaları yırtıldı artık dedi " diye iftira da bulunur. Tevfik Fikret de ona yukarıdaki satırlarla karşılık verir. Bu alıntı için Bkz. Sermet S. Uysal, Fikret’ten Manzum Nükteler (Varlık Dergisi, Mayıs 1976) 631 Neyzen Tevfik’in hayatı ve şiirleriyle ilgili olarak bkz. Neyzen Tevfik- Hayatı-Hatıraları-Şiirleri , (Yelken matbaası, İstanbul 1976, Derleyen: Hilmi Yücebaş)o Seyit Kemal Karaalıoğlu, Neyzen Tevfik , Hayatı ve Şiirleri (İnkılap Yayınevi, İstanbul 1984)o Mehmet Ergun, Neyzen Tevfik ve "Azab-ı Mukaddes" i, (Tunca Yayınları İstanbul 1983). Alıntı için bkz. Karaalıoğlu, age. sh. 150. 632 Alıntı için bkz. Ergün, age, (sh. 259) 633 Alıntı için, bkz. Karaalıoğlu, age (sh. 154) 634 Bu alıntı için bkz. Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler (İş Bankası Yayınları) sh. 72 635 Atatürk’ün Şovlev ve Demeçleri (Ankara 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları) , Cilt II, sh. 127 636 Mehmet Barlas, "Menemen’deki İrtica Olayı" (Cumhuriyet Gazetesi, 25 Aralık 1966) 637 Bu konuda bkz. J.W.Draper, History of the İntelectual Development of Europe , (New York 1918, Vol.II sh. 147) 638 Draper, age (Vol. II, sh. 148 ve d.) 639 Draper, age. (Vol. II. sh.237 ve d.) 640 Bkz. O. İ. O Roche, "St. Bartholomew’s Day Massacre" (in The History of Popular Culture, Edited by N.F.Cantör, New York 1968o sh. 205-209) 641 Roche, age (sh. 209) 642 Arsel, Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme (Ankara 1958) sh. 218 ve d. 643 Howitt, age (sh. 316) 644 Howitt, age (sh. 398) 645 Bu konularda bkz. H. L Mençken, Treatise On The Gods, (New York 1930) sh. 109o Howitt, age (sh. 121) 646 Bu konuda bkz. W. E. Garrison, İntolerance, ( New York 1934) sh. 97 ve d. 647 Howitt, age ( sh. 3 ve d. ) 648 Howitt, age (sh. 389 ve d.)
Similar books
ŞERİAT VE KADIN
1991 · PDF
Kur'an'ın Eleştirisi 1
Kur'an'ın Eleştirisi 2
Kur'an'ın Eleştirisi
Tevrat ve İncil'in Eleştirisi
Biz Profesörler
1987 · PDF
Şeriat'tan Kıssa'lar
1996 · PDF
Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına (Şeriat Devletinden Laik Cumhuriyete)
1993 · PDF